Hande K. Binns

Hande K. Binns

Uzman Psikolog, Yönetici Koçu ve Danışman
ODTÜ Psikoloji Lisans, Sosyal Psikoloji Yüksek Lisansı aldıktan sonra uzun yıllar insan kaynakları alanında Türkiye’de ve yurt dışında çalışan Hande K. Binns, uluslararası firmanın İK Direktörü olarak 10 yılı aşkın bir süre çalıştı.

44 Ülkede Devr-i Alem: İşte, İş Hayatı Adına Öğrendiklerim

10 Temmuz 2018 Salı

Yıllar önce okumuştum bir yerlerde, sanırım Gülse Birsel’in bir kitabında, “Biz Türkler her gittiğimiz yerde bir semti, bir yeri Türkiye’den bir yere benzetiriz” diye. Bu tespitin ne kadar doğru olduğunu kendi deneyimlerimden biliyorum

Avrupa’da hiçbir şehir yoktur ki Nişantaşı’na benzetmemiş olayım. Güney Avrupa’nın hemen tüm şehirleri İzmir gibidir mesela. Onların Promanade dedikleri o uzun deniz boyunca uzanan yolların adı benim için Kordonboyu’dur. Afrika’nın doğusundaki, dünyanın en büyük şelalesi olan Viktorya Şelaleri, Antalya Düden Şelalesi’dir benim için (Viktorya Şelaleri yükseklik olarak Amerika’daki Niagara Şelaleleri’nin 2 katıdır).Yeni Zelanda’da Auckland’ın hemen karşısına düşen, şarapları, üzümleri ve zeytinleri ile ünlü Waiheke Adası, Bozcaada’dır.

 

Yerler, binalar ve doğa konusundaki benzetmelerin yanı sıra, fark ettim ki, ben kendimi kültürel benzetmeler yaparken de buluyorum. Belki çok uzun yıllardır yurt dışında ve pek çok farklı kültürden insanlarla bir arada yaşıyor olmamın belki de. Üzerinde akademik bir derece yapacak kadar kafa yorduğum kültürlerarası iletişim (kültürel zeka) kaynaklı bakış açımdır, bilmiyorum. Ama gittiğim, gezdiğim her yerde, her kültürde bizimle benzerlikler buluyorum. Farklılıkları görmüyor değilim. Ama benzerlikler, ortak noktalar beni daha çok cezbediyor. Çünkü ben o ortak noktalarda, insanlığın ortak mirasını ve Türk Kültürü’nün bu mirasa yaptığı katkıları görüyorum. Ortak nokta olabilmesi için öncelikle karşılıklı alışveriş olması gerekir ki tarih boyunca bu alışverişi sağlayan en önemli etken ticaret olmuştur.  Bu ticareti körükleyen de, insanın bitip tükenmez merakı olmuştur.

 

İnsanlık “acaba karşı kıyıda ne var?” merakı ile ilk yaptığı derme çatma tekneyle denizlere açıldığından beri farklı kültürlerle alışveriş başlamıştır. Önceleri muz alıp, elma verme durumunda olan bu alışveriş daha sonraları dünya tarihinin gördüğü en büyük ticaret yollarına dönüşmüştür. Ne büyük bir tesadüftür ki (tesadüf müdür, buna tarihçiler karar verir) o ticaret yolu, İpek Yolu, Türklerin çoğunlukla yaşadığı, göç yolu yaptığı, bölgelerden geçerek Avrupa’ya (Venedik, İtalya) bağlanır. Gerek gemilerle gerekse de at üstünde yapılan bu ticaret sırasında, insanlık birbirinden çok şey öğrenmiştir, bu kuşku götürmez bir gerçek.

1960’lı yılların başında, Marshall McLuhan dünyanın küresel bir köye dönüştüğünü söylediğinde ve daha sonraları 1990’lı yılların sonundan itibaren başlayan Teknoloji devrimi ile birlikte sınırların kalktığı bir dünyayı yaşarken, insanlar daha rahat seyahat ederken, başka ülkelerde iş bulup yeni hayatlara başlarken ve herkes bu dünyanın geleceğini tartışırken unuttukları bir şey vardı: Dünya kurulduğundan beri bir küresel köydü!

 

Ülkelerin savaşlar, politik, ekonomik ve coğrafi nedenlerle koydukları sınırlara rağmen, ülkeler hatta kıtalararası insan göçü ve ticaret her zaman vardı. Bu nokt’nın altını önemle çizmek isterim. Bugün bize yeni bir şeymiş gibi sunulan küreselleşme, insanlık tarihi kadar eskidir. Boyutları farklıdır, haberleşme hızlıdır vs. ama yeni bir durum değildir. İşte böyle bir dünyada, 2000’li yılların başından beri pek çok ülkeyi gezerken hep bu ortak noktalara odaklandım. Ve gördüm ki, And Dağları’nın tepesinde, Ekvator’un başkenti Quito’da konuştuğunuz birisi size dönüp “Biz Ekvatorlular buraya Orta Asya’dan geldik! Rusya’dan Berşng Boğazı’ndan geçerek” diyebiliyor. O anda benim aklıma, Türkiye’de şaka olsun diye birbirimize söylediğimiz ”Aslında Kızılderililer de Türk” deyişimizin geldiğini söylersem şaşırmazsınız umarım. Avusturalya’da, beyazların neredeyse yok ettiği, kültürel değerini sonradan kavrayıp eserlerini müzelerde sergilediği yerlilerin küçük taşlar üzerine yaptığı her biri bir anlam taşıyan boyamalardan birinin “nazardan korumak” anlamına geldiğini gördüğümdeki yüz ifademi anlatmama gerek yok sanırım. O sırada benim Avusturalyalı arkadaşım kendisine çok yabancı bir kavram olan nazarın ne olduğunu bana anlatmaya çalışıyordu!

 

Asya’nın küçük ülkesi Laos’un UNESCO Dünya Kültür mirası kabul edilen Luang Prabang şehrinde kurulan akşam pazarını gezerken Türkiye’nin herhangi bir sahil kasabasının bundan 40 yıl önceki halini hatırlamamak ne mümkün. El yapımı Batik elbiseler, onların yanında satılan taze meyve ve sebzeler, çocuklar için satılan oyuncaklar, uçurtmalar, bir yandan satış yapan, bir yandan birbiri ile sohbet eden çoğunluğu kadın olan satıcılar ve ellerinden düşmeyen çekirdek! Her şey tamam da ben o çekirdeği gördüğüm an kesin karar verdim bizim Asya’dan geldiğimize.

 

Nepal’de namaz kılan Budist’leri görene kadar bilmezdim Budistlerin namaz kıldığını. Hem de bayağı bizim bildiğimize çok yakın bir şekilde kılıyorlar. Nepal’de çaya “çia” diyorlar (çay olarak duyuluyor) o bölgedeki pek çok ülke gibi. “Tamam” ise Nepal’de “Tamtam”. Işıklar yanınca dua ediyorlar tıpkı bizim gibi. Yaşlılarına saygıda kusur etmiyorlar.

 

Bhutanda da bizimki gibi her ihtiyaca göre türbeler var. Benim en yakından gidip gördüklerimden ve beni en çok etkileyenlerden biri çocuk sahibi olmak isteyip de olamayan çiftler için olanı idi. Çiftler hem türbeyi ziyaret ediyorlar hem de doktorda tedaviyi ihmal etmiyorlar. Sonuç olumlu olursa da türbeyi bebekleri ile birlikte yeniden ziyaret edip teşekkür ediyorlar. Bu gözler, Budist rahiplerin de bedeli karşılığı muska benzeri notlar yazdıklarını gördü. Bütün bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Hal böyle olunca da nereye gidersem gideyim hem Türkiye’yi görüyorum hem de kendimi evimde hissediyorum. Üstelik gittiğim dünyanın o ücra köşelerindeki insanlara da, “biz de Türkiye’de böyle yapıyoruz biliyor musunuz” diyorum. Onlar da şaşırıyorlar, kendilerine ait olduğunu düşündükleri özelliklerin dünyanın bambaşka bir yerindeki insanlarda da olmasına. Sonra hep beraber gülüyoruz bu duruma. Ve ortak noktadan yola çıkarak oluşturduğumuz duygudaşlık ve yüzümüzdeki gülümseme ile bir sürü benzerlik aramaya başlıyoruz. Sonra başlıyoruz dertleşmeye. Ülkelerimizi, hayallerimizi, geleceğimizi konuşuyoruz.  Konuştukça birbirimizi daha çok anlıyoruz ve seviyoruz.

 

Bu yazı size bir gezi yazısı gibi gelebilir ama aslında tam bir iş dünyası yazısı! Hem şirket kültürü yaratırken, kendi ülkemizde hem de başka kültürlerle iş yaparken farklılıklara değil de ortak noktalara odaklanırsak çok şey kazanırız. Bu bir..

 

Bunca ülke gezdikten sonra öğrendiğim en önemli ikinci şey ise, ticaret yaparken asla merakımızı kaybetmemek. Karşı kıyıda ne var, biz de onlarda olmayan ne var ve bunu satabiliriz.

 

Üçüncü nokta ise, karşı kıyıyı iyice araştırıp anlamak. Bilmediğiniz şeyler değil elbette yazdıklarım ama hem hatırlamakta ve hatırlatmakta fayda var hem de bazen suyun çok bulanık olduğu ortamlarda yol gösterecek bir bakış açısına gereksinim var. Umarım bu yazım bir nebze olsun yardımcı olabilmiştir.

 

Not: 44 ülkeyi karış karış gezdim. Daha gezilecek çok ülke var.



Güvenilir Online Alışveriş Siteleri Ucuz İnternet Alışveriş Siteleri Sosyal Sorumluluk Shopping Mall Online Satış Siteleri Online Giyim Kıyafet Siteleri Kadın Giyim Markaları İndirimler Giyim Markaları Fırsat Erkek Giyim Markaları Discount Dernekler Bayan Giyim Siteleri