Gazanfer Özcan Röportajı, Yıl 2006

Merhum Gazanfer Özcan ile 2006 yılında, sektörümüz üzerine yaptığımız röportajı, kendisinin anısına yeniden yayınlıyoruz. O günkü başlığımızı hiç değiştirmeden... Toprağı bol olsun!

Eklenme Tarihi : 19 Şubat 2009 Perşembe
gazanfer-ozcan-roportaji-yil-2006
perakende.org- O'nu Hepimiz Seviyoruz... Türkiyede tiyatro deyince akla gelen ilk 2-3 isimden biri Gazanfer Özcan. 57 yıllık tiyatro yaşamı boyunca sayısız projeye imza atan Özcannın, eşi Gönül Ülkü ile beraber kurdukları tiyatro ise 44 yaşında (2006). Ancak yarım asrı geçen sanat hayatına rağmen, Gazanfer Özcan da ünü televizyonda yakalayanlardan; genç kuşak Onu TRTde yayınlanan Kuruntu Ailesi ile tanıdı. Şimdi ise Avrupa Yakasının da etkisiyle her yaştan geniş bir hayran kitlesine sahip büyük usta Gazanfer Özcanla keyifli bir sohbet gerçekleştirdik... Alışveriş yapmayı sever misiniz?Alışverişin her türlüsünü çok seviyorum.Ev alışverişine de eşimle beraber çıkıyoruz. İyi bir alıcıyım. Önce tasarlarım, vitrinde gider bakarım, karar veririm. Hemen almam, üstünde düşünürüm, vazgeçerim. Sonra tekrar üzerinde düşünürüm. Ama sonunda verdiğim karar doğrudur. Öyle uzun uzun meşgul etmem satıcıyı, pazarlık yapmayı da sevmem. Ne söylüyorsa, işime de gelirse alırım. Ailenin süpermarket alışverişini eşiniz mi yapıyor?Market alışverişlerini daha çok ben yapıyorum. Süpermarketler büyük rahatlık tabi artık. Bakkaldan alışveriş yapmaya alışmıştık biz. O yüzden ilk başlarda süpermarketlerden alışveriş yapmak çok zor gelmişti. Çok fazla sayıda ürün var, büyük yerlere kuruluyorlar. O yüzden hem seçim yapmak, hem de dolaşmak çok zor geliyordu. Ama zamanla alıştık. Gerçekten büyük kolaylık.Siz eski bir İstanbullusunuz. İstanbulun alışveriş kültürün zaman içinde meydana gelen değişikliklerden bahseder misiniz?Evet çok değişti. Mesela bizim zamanımızda büyük market Niyagara vardı. Bir balık pazarında, bir de Cihangirde büyük mağazaları vardı. Aradığınız her şey vardı. Bize çok büyük gelirdi. Diğer alışveriş yaptığımız yerlere göre o kadar geniş, o kadar imkanlıydı ki; Niyagaradan alışveriş yapmak isterdik hep. Bir ayrıcalığı vardı oranın. Şimdi her şey değişti. Mahalle bakkalları yetmiyor artık. Ben hiç unutmuyorum 1976da ilk defa yurt dışına çıktım, İngiltereye gittim oğlumu ziyarete. Oradaki mağazaları gördüm dilim tutuldu. Şimdi iyi bildiğimiz yapı marketleri gibi bir yer, yapı malzemeleri satıyor. Her şey hazır, kapı, duvar, ne isterseniz var. O zamanlar bizde öyle yerler yoktu. Çok heves ettim doğrusu. O kadar hoşuma gitti ki. Mesela oğlum yemek odası gelecek dedi. Bizde bekliyoruz. Kapıda bir araba durdu. İçinden mühendis gibi bir adam, altın çerçeveli gözlüklü biri indi. Eşya getirdim dedi. Bagajdan garip bir şeyler indirdi. Ambalaja konulmuş. Çekildik kenara. Ceketini çıkardı. Bir baktık ki bir saat içinde yemek odası takımı, masasıyla, iskemleleriyle kuruldu. Bunlar bizim için çok ilginçti tabi. Çok alışmadığımız bir şey. Sonra oradayken MarksSpencera girdik, orada da çok şaşırmıştık. Değişikti o zaman için. Sabun topladık mesela. Bir bavul sabun aldık geldik. Şimdi hiç öyle şeylere ihtiyaç yok. Yurt dışında ne varsa bizde de var artık. Allaha şükür, dışarıdan hiçbir şeye ihtiyaç yok. Alışveriş merkezlerine gidiyor musunuz?Fırsat buldukça gidiyorum. Ama doğrusunu söylemek gerekirse bu yaşlarda artık pek sevmiyorum. Çünkü havaalanına girmiş gibi oluyorum. Muazzam yorucu bir şey. Bacaklar çekmiyor artık dolaşmayı falan. Akmerkezi seviyorum. Orası benim için ideal bir yer. Yahut da alıştım oraya, belki de evimize yakın olduğu için. Her aradığımızı da buluyoruz . Çok fazla büyük alışverişlerimiz de yok zaten. Koşuşturmaktan şunu bunu almaya vakit yok. Elbise diktireceğim zaman bile, terzi buraya geliyor, burada ölçü alıyor. Senenin başında, senenin sonunda usulen. Hazır giyme şansım yok çünkü benim. Ölçüler çok değişik. Mesela herkes kot pantolon giyiyor. Benim hevesim var, imkanım var ama giyemiyorum. Dar geliyor, rahatsız ediyor. Ölçüler yanlış yani. Hazır giyimden istifade edemiyorum. Ama gömlekti, çoraptı alıyorum tabi. Alışveriş merkezleri ülkemizde artık sinemayla da özdeşleşti. Sinemaya gittiğinizde gezme şansınız oluyordur herhalde...Gitsem olurdu ama gidebiliyor muyum diye bir sor önce... Maalesef gidemiyoruz. Çekimler çok yoruyor beni, çok zaman da alıyor. Tiyatroyu da devam ettirdik. Şikayetçi değilim tabi hatta memnunum. Çalışmaya alıştım ben, çalışmazsam paslanırım. Ancak artık yaş bazen beni elimde olmadan durduruyor. Sinemaya gidemiyorum hatta dizileri dahi izleyemiyorum. Fırsat buldukça haber programlarını, kendi dizimizi seyrediyoruz. Siz reklamlar da oynadınız. Hatta o dönem çok sevilen Van Hooijdonkla oynadınız. Daha sonra bir Tikveşli reklamı vardı. Yerli markaların gelişimi ve marka kültürüne nasıl bakıyorsunuz?Bir hayli aşama kaydettik gibi. Marka olmuş çok ürünlerimiz var. Ben yakından ilgilenmiyorum ama çevremdeki insanlardan biliyorum. Markaların çok yakın takipçileri var. Bizim hanım çok meraklıdır. O ilgilenir böyle şeylerle. Ben yardımcı olamıyorum, iştirak edemiyorum ona. Bizim kuşağın erkekleri biraz böyle galiba, öğrenmek istesek bile almıyor aklımız. Kadınlar her şeye daha çabuk adapte olabiliyor tabi. Reklam sektörünü nasıl değerlendiriyorsunuz? O da sizden uzak kuşakların yoğun çalıştığı bir sektör ancak siz iki reklamda da çok başarılıydınız. Örneğin Hooijdonklu reklamın absürd bir tarzı vardı ama çok sevildi. Çok büyük bir gelişme var bence. Bir kere kullanılan teknolojiler müthiş, ayrıntılara verilen önem müthiş. Yapılan reklamlar da öyle saçma sapan şeyler değil bence. Çoğunluğu kaliteli. Ben bahsettiğiniz reklamda Sinan Çetin ile çalıştım. Sinan Çetinnin reklamlarını çok başarılı buluyorum. Sinanın Allah vergisi bir yeteneği var. Elini attığı her işten yüzünün akıyla çıkıyor. Mesela o Van Hooijdonklu reklam filmi benim için bir saçmalıktan ileri bir şey değildi. Belirli bir senaryosu bile yoktu. Oynarken dedim bu ne böyle, ne yapıyorum ben. Sonunda ise çok güzel bir şeyler çıktı. İşini çok iyi yapan, üstün zekalı bir adam.Tabi yalnızca Sinan değil, reklam sektöründe çok güzel işler çıkıyor. Değişen tüketim alışkanlıklarından dolayı, her şey çabuk tüketilmeye başlandı Türkiyede eskiye nazaran. İnsanlar şöhret olup, birkaç ay içinde kaybolup gidiyor. Tüketim toplumunun bu özelliği sanata sizce nasıl yansıyor?İnsanların tüketildiğini hep görüyoruz. Sanatçılar vazo çiçeği değil de, en azından saksı çiçeği olmalı diyorum ben. Yani köklü olmalılar. Bir de sindirim cihazının iyi çalışmamasına bağlıyorum ben bu işi. Genç bir arkadaşımız birden şöhret oluyor. Çünkü imkanların geniş olduğu bir alan var ama işte onu muhafaza etmesi çok zor oluyor. O da kendilerinden kaynaklanıyor, sindirim cihazlarının iyi çalışmamasından kaynaklanıyor gibi geliyor bana. Öncelikle, çok özen göstermesi lazım, bulunduğu yerin önemini idrak etmesi lazım. Çünkü bizler bir yerde topluma örnek olması gereken insanlarız. Ama tamamen tersini söylüyorlar. Topluma örnek olmak zorunda değiliz, biz gerekirse içki de içeriz, onu da yaparız, bunu da yaparız diyorlar. Hayır bunların hepsinin yeri var. Ben bu fikirdeyim. Özlenen, aranan, insan olduğu takdirde ve büyük bir özveriyle, gerçek bir aşkla işini yapıyorsa, o zaman kalıcı oluyorlar. Aynı şekilde gerçek bir ürünse, tüketiciye iyi sunulmuşsa onun kalmaması için hiçbir sebep yok ortada. Tiyatro seyircisi için ne düşünüyorsunuz?Son yıllarda tiyatroya karşı bir ilgi var. Ama maalesef eskisi gibi değil. Mesela tiyatromuzda kemikleşmiş bir seyircimiz vardır. Onlarla gurur duyuyoruz, övünüyoruz. Yalnız giden her 10 seyircinin maalesef yerine 10 seyirci gelmedi. 5-6 geldi. Hep eksildi yani. Gerçek tiyatro seyircisi eksildi. Çünkü gerçek tiyatro seyircisinin bir kılığı kıyafeti, bir tiyatro adabına olan yakınlığı vardı. Onları kaybettik maalesef. Fakat ben burada biraz bizleri suçluyorum. Çünkü, tiyatroyu insanların ilgisini çekecek kadar tanıtmamışız. Nasıl seyirci olunacağını alıştıramamışız, inandıramamışız yani. Bunda bizim jenerasyonun suçu var, çünkü biz işe profesyonel bakamadık. Sanatçı mantığıyla olmaz bazı şeyler işin bir de pazarlama yönü var. Profesyonel pazarlama yöntemlerine de kullanmak mı gerekir sizce?Evet, çünkü durup dururken olmaz. Nasıl tiyatrocuyu ustaları, büyükleri yetiştiriyorsa, seyirciyi de tiyatrocuların yetiştirmeleri lazım. Bizim yetiştirdiğimiz seyirci belki bu kadar oluyor. Biz iyi yetiştirememişiz. İyi bir şeyler verememişiz. Ama ben mutluyum. Hiç geriye dönük düşünmem ben hep ileriye dönük düşünürüm. Yeni jenerasyon tiyatroyla çok yakından ilgili. İyi eğitim alıyorlar. Yaş ortalaması çok değişti. Eskiden 40 yaşın üstünde insanlara hitap ederdik. Biz yasalar gereği 12 yaşından küçük seyirci kabul etmiyoruz. Bazen tartışmalar olsa da, bu benim katı kurallarımdan biridir. Tiyatroya 12 yaşından küçük seyircinin gelmesini yanlış buluyorum. Çünkü burada havasız bir yer. Küçük çocukların girmesi bana da ters geliyor. Bir de benim ahlak anlayışıma da ters geliyor. Rahatsız oluyorum bir çocuk olduğunu hissettiğim zaman, sahnede söyleyeceğim şeyleri şaşırıyorum, nasıl açıklamasını yaparız diyerekten. Diyelim ki oyun gereği karı-koca ihaneti söz konusu. Bunlardan ben utanç duyuyorum. Yapamıyorum, beceremiyorum yani. O yüzden de istemiyorum çocukların oyunu izleyip yanlış şeyler öğrenmesini. O yüzden çok aleyhindeyim bu işin. Ama seyirci yaş ortalaması gittikçe gençleşti. 12-18 arası seyircimiz bayağı çoğunlukta. Çok enteresan. Oyun bittikten sonra dışarıda bakıyorum genç insanlar, daha ortaokul ve lise talebeleri bir çoğu. Büyük bir ilgiyle seyretmişler, takdirlerini açık açık söylüyorlar. Resim çektiriyorlar. Yani ileriye dönük umutluyum. Tiyatro için daha iyisi, daha kalitelisi olacak. Pazarlama ve tanıtım faaliyetleri açısından tiyatroda neler yapılabilir? Mesela genç seyircilerden bahsettiniz, bunda Avrupa Yakasının etkisi olabilir mi?Tabi inkar edilmez. Onun büyük katkısı olduğuna inanıyorum ben. Çünkü hakikatten bakıyorum ilgi alanları çoğunlukla o. İşte Ata ne yapıyor, nasıl çekiyorsunuz, nasıl anlaşıyorsunuz diye sorular geliyor. Televizyonu, tiyatroya faydası açısından da değerlendirmeliyiz. Eğer biz tiyatroyu devam ettirebiliyorsak, bunda TVnin büyük katkısı olduğuna inanıyorum. Çünkü ekonomik açıdan büyük faydası var. Bütün koşuşturmamız bu yüzden. TVden aldığımızı tiyatroya aktarıyoruz. Reklamlardan aldığımı, diziden aldığımı hep tiyatroya yatırdım. Bu yaştan sonra onlarla yatırım yapsam ne olur. Bizim yatırımımız tiyatro. Yani bir çeşit kendimizi alkışlatmak için üstüne para veriyoruz. Gayet açık. Bu böyle, acı ama gerçek. Tiyatroyla ilgili yeni sezondaki planlarınız neler? Aslında daha yani kapattık sezonu. Fakat yeni projeler için çalışmalara şimdiden başladık. Geçen gün bir oyun okuduk, çok da beğendik. Fakat bir şey itiraf edeyim; ilk defa ben bu yükü kaldıracak gücü bulabileceğimi sanmıyorum diye düşündüm. Bu yılki tesadüf oldu, büyük bir kısmını oturarak oynadım. Fakat bu oyunda ayakta sahne çok, güvenemiyorum kendime. Bir başka oyun daha okuduk. Bundan elli küsür yıl önce Şehir Tiyatrolarında oynanmış, benim de içinde bulunduğum bir oyun. Ama o zaman çok farklı bir rolüm vardı. İşte Tarih Buna Derler diye bir oyun. Çok güzel bir oyundur. Aklım bu oyuna biraz yattı. Biraz oturabiliyorum orada, belki o olur. Tiyatrocu olmasaydınız perakendenin herhangi bir dalında ticaretle uğraşmak ister miydiniz? Hayır yapamazdım, beceremezdim. Eğer becerebilsem tiyatroda bu işi kullanırdım zaten. Tiyatronun ticari tarafına hiç aklım ermedi. Hep yanlış hesap yaptık o yüzden de hiçbir birikimimiz olmadı. Biz hep salonun dolusuna göre masraf yaptık. Her yıl kimse talep etmeden zam yaptık arkadaşlara. Salon aynı salon, ölçüler aynı, gelen seyirci sayısı aynı. Hiçbir şeye zam yapmadan oturup çalışanlara zam yaptık. Demek ki bilmiyoruz bu işi. Ticari bir işe soyunacağımı sanmıyorum. Sanatçı olmasaydım, her zaman söylüyorum o da aileden gelme, polis olurdum. Büyük sempatim var polise karşı. Ankarada akademiye gidecektim ama aileler için çok uzaktı. O yüzden olamadım. Annem nasıl gidersin dünyanın öbür ucu dedi. Kısmet değilmiş. Ama sonra komiserinden, bekçisine kadar her şey oldum tiyatroda hevesimi aldım. Hiç oyunlarınızda bakkal, tüccar gibi bir rol oynadınız mı?Kürkçü oynadım mesela aklıma gelen. İki ortaktık. Kayserili, zeki, cin gibi bir satıcıydım. Çok da zevkle oynadım. Bakkalda oynamışımdır mutlaka. Siz alışverişe gittiğinizde karşınızdaki satış görevlisinden nasıl bir davranış beklersiniz? Örneğin çok üzerinize gitmesi sizde nasıl bir etki yaratır?Sıkılırım. O yüzden dışarıdan, kısa sürede karar veririm. Sevmem çünkü uzun uzun pazarlıkları. Affedersiniz tam tabirle hokkabazlık yapıyor derim. O yüzden gözüm tutmaz yani. Çok konuşursa bırakırım. Özellikle tercih ettiğiniz bir marka var mı?Hayır. Şimdi torunum tavsiye ediyor. Özellikle tercih ettiğim bir marka yok yani. Bu yaştan sonra da olmaz. Benim için hangisi uygunsa odur. Tiyatroya başlamanız nasıl oldu?Tamamen bir tesadüf. Hocalarımın teşvikiyle oldu. Taksim Erkek Lisesindeki İngilizce hocam, genç kızlığında bizim komşumuzdu. 4-5 yaşından itibaren mahallelinin taklidini falan yapardım. Aile toplantıları falan olduğu zaman hadi taklit yap derlerdi. Ben de çocukluğun verdiği cüretle yapardım. O zaman işte İngilizce hocam Firuzan Hanım, ben öğretmen olacağım, sen de öğrencim olusun gibi laflar ederdi. Nitekim yıllar sonra İngilizce hocası olarak çıktı karşıma. Yıl sonu müsameresi için sınav açılmıştı. O önermiş beni, çok kabiliyetli demiş. Bir sınav yapıldı. Şehir Tiyatrolarından Sami Ayanoğlu, okulun edebiyat hocaları, lisan hocaları, Amerikaya gitmiş ünlü bir gazeteciden oluşan bir heyet tarafından bir seçim yapıldı. Bende bir role uygun görüldüm. Kısmetmiş. Başarılı oldun dediler. İlk virüsü öyle kaptım. Oradan Eminönü Halkevi Temsil Kollarına geçtim, bir yıl çalıştım. Oradan Şehir Tiyatrolarına katıldım. Benim şansım yaver gitti. İyi bir gözlem yaptım. Hep de hoca vasıflı insanların içindeydim. Onlarla haşır neşir olmak faydalı oldu. O zamanın konservatuarı sayılan bir yerde 9-10 yıl çalıştım. Ondan sonra her sanatçının gönlünde yatan aslan gibi kendi yerimiz olsun dedik. Gönülle 1962de evlenir evlenmez de bir tiyatro kurduk. 62den bu tarafa da koşuşturuyoruz. 21 yıl Şişlideydi tiyatromuz.. Sonra bir ara TVye Kuruntu Ailesini çektik. Hep tiyatrocu arkadaşlarımız oynuyordu. O yüzden tiyatronun eksikliğini hissedemedik. O üç sene öyle gitti. Bir ara vermiş olduk ama sonra cız etti içimiz. Duramadık daha fazla döndük tiyatroya. Eşinizle de tiyatroda tanıştınız sanırım değil mi?Evet tabi. Beraber girdik biz tiyatroya aynı yıllarda. Garip bir dostluğumuz oldu. Çok sıkı fıkı dost, sırdaş olduk. Gönülün o zaman arkadaşlık ettiği insanlar yaşından çok büyük insanlardı. Bir tek akran beni buldu. Çok iyi anlaştık. 9 sene sürdü arkadaşlığımız. Sonra ben onu kandırdım. Onun aklından öyle bir şey yoktu. Çok sürpriz bir evlenme oldu. Hatta o zaman büyüklerimiz, evliliğimizin 6 ay kadar süreceğini söylüyorlardı. İki sanatçı, çatışırsınız siz sürmez diyorlardı. Geçen Nisan ayında 45inci yılımızı kutladık çok şükür.Kaynak: PEBEV Perakende Bilgi Evi yayınlarından Mağaza Dergisi.www.magazadergisi.com
E-BÜLTENİMİZE KAYIT OLUN
Copyright © 2005-2015 PEBEV Perakende Bilgi Evi
designed by nette interactive