Soylu ve Cengiz Danışmanlık Kurucu Ortağı Yusuf Soylu

'İletişim İngiliz Çimi Gibidir'

Eklenme Tarihi : 05 Ağustos 2008 Salı
soylu-ve-cengiz-danismanlik-kurucu-ortagi-yusuf-soylu
Yusuf Z. Soylu ve Arif Cengiz, önemli gruplar bünyesinde yıllarca profesyonel olarak çalışan ve bu süre zarfında PR ajansları ve danışmanlık şirketlerine iş yaptıran iki arkadaş... 2000 yılında ise işi nasıl istediklerini anlatmaktan sıkılıp masanın diğer tarafına oturmaya karar vermişler. Ofisinde ziyaret ettiğimiz Yusuf Z. Soylu ile bu kararın sonucunda ortaya çıkan Soylu ve Cengiz Danışmanlık hakkında konuştuk Emre DURDU Soylu ve Cengiz Danışmanlık, 8 yıl önce kurulmuş, oldukça genç bir ajans... Öncesinde neler yapıyordunuz ve bu işe atılmaya nasıl karar verdiniz?İki ortağız, ikimiz de mühendis kökenliyiz. Ben elektrik mühendisiyim, ortağım makine mühendisi... İkimizin de profesyonel iş yaşamında uzun süreli bir geçmişi var. O dönemlerde yaratıcı fikirler bulabildiğimizi ve bunları düzenli bir yapı altında hayata geçirecek yeteneğe ve ön görüye sahip olduğumuzu gördük. Sonuçta 2000 yılında Soylu ve Cengiz Danışmanlık kuruldu. İşler beklediğiniz gibi gelişti mi? Masanın bu tarafında bulunmak nasıl?Masanın o tarafındayken sürekli talep ediyorduk. Neler talep edilebileceğini biliyoruz, bunlara nasıl cevaplar verirsek karşımızdakinin tatmin olacağını biliyoruz. Bence iletişim 360 derece yapılmazı gereken bir şey. Karşılıklı fayda ilişkisini yakalamanız lazım. İnovatif fikirlere ve müşterilerin görmediği şeylere ihtiyacınız var. Bu başlı başına zor bir durum çünkü iletişimde herkes uzman olduğunu ve herkes en iyi fikri bildiğini zanneder. Önemli olan ham fikrin yaratıcı ama uygulanabilir ve fayda sağlayıcı olması. Ayrıca yaratıcı fikri, müşterinize doğru şekilde anlatacak insanları da bulmak gerekiyor. Çalıştığınız markalardan birkaç örnek verir misiniz? Ben perakende sektörüyle yakından ilgili olduğum için TeknoSayı iyi biliyorum mesela...Evet Teknosa var... Ayrıca bir Temsamız var. Onun alt markaları var. Brisa müşterilerimiz arasında. Vestel için Vestel Assist projesini üretiyoruz. Yakın tarihte Sütaş ile Cowparadeyi yaptık. Cumhurbaşkanlığı himayesinde trafik kuralları ile ilgili bir kampanya yürütüyoruz, bu kampanya çerçevesinde 3 tane bakanlık, Gazi Üniversitesi ve Bridgestone, Doğuş Otomotiv, Petrol Sanayi Derneği, Renault, Temsa, Toyotasa ve Volvo ile işbirliği içindeyiz. Dikkatimi çeken bir nokta, sürekli Sabancı ve Doğuş gibi çok büyük gruplar ile çalışmış olmanız. Onlar mı sizi buldu, siz mi onlar olsun diye ısrar ettiniz?İkisi de oldu. İş hayatımızda oluşturduğumuz çevre bunda etkin tabi ki. Ancak ilk günden itibaren doğru işler yaparak, müşterilerimize verdiğimiz sözleri yerine getirerek ilerledik. Bir projeyi başarıya ulaştırınca ve memnuniyet sağlayınca, grubun diğer şirketleriyle de çalışma imkanı doğuyor. Müşteri seçmek gibi bir lüksümüz var mıdır? Çok doğru bir söz; Gideceğiniz limanı bilmiyorsanız, hiçbir rüzgar doğru değildir diye... Biz hep buna inandık. Belki direkt olarak müşteri seçelim demedik ama çalışmalarımızın hak ettiği değeri bulacağı markalarla çalışmak için çaba gösterdik. Klasik olacak ama sınırlı sayıda müşteriye, sınırsız hizmet veriyoruz. Az sayıda firmayla, uzun soluklu çalışıyoruz. Müşteri sirkülasyonumuz gerçekten çok az. İletişimde kesintisizlik çok önemli. Bir marka çalıştığı ajans ile et tırnak pozisyonuna gelmez ise projelerin tam başarıya ulaşması bence söz konusu değil. Kesintisizliği sağlamak için çalışan devamlılığı da gerekir diye düşünüyorum...Kesinlikle öyle. Soylu ve Cengiz 2000 yılında kuruldu. O günden bugüne ayrılan kişi sayısı gerçekten çok az. Normalde daha da fazla olabilirdi, biraz sirkülasyon olmasında da sakınca yoktur. Ancak hem biz çalışacağımız kişileri en başından dikkatli seçtiğimiz hem de onlar bizimle çalışmaktan mutlu olduğu için bu oran bizde oldukça az. Tabi ki bunun müşterilere yansıması ve projelerin üzerinde uzmanlaşma, devamlılık çok daha etkin oluyor. Ayrıca her çalışanımızın değişik yüzdelerle kâr ortaklığı vardır. Bu da sirkülasyonu azaltan önemli bir etken. Nedir peki çalışan seçiminizdeki kriter? Sektör, iletişim fakültelerinde iyi eğitim verilmediğinden, öğrenciler ise kendilerine yeterince şans tanınmadığından şikayetçi. Siz ne düşünüyorsunuz?Biz bu şansı tanıyoruz çünkü işe aldığımız arkadaşlarımızın yüzde 95i yeni mezundur. Ancak kriterlerimiz arasında sadece iletişim fakültesi mezunu insanları işe almak gibi bir şey yok. Ben, özellikle de bizim iş alanımızda, kişide çok daha farklı nitelikler olması gerektiğine inanıyorum. Tabi ki iyi bir eğitim almış olması önemli, bu eğitim iletişim ya da mühendislik veya işletme üzerine olabilir. Bizim ilk dikkat ettiğimiz kişinin aileleri, aile yapıları. İşe alımda zaten takım karar verir, benle tanıştırırlar. Önemli olan takımın kültürüne adapte olabilmesi. Çalışma sistemi nasıl?Bizde müşteri temsilcisi gibi bir unvan yok. Her müşteriyle en üz üç kişi ilgilenir. Fakat bu üç kişi sadece o müşteriyle ilgilenmez. Takım kendi içinde bu şekilde ayarlanır. Ancak bir çalışan asla iki müşteriden fazlasıyla ilgilenmez. Sektör hakkında fikirlerinizden yararlanmak isterim. Siz, Türkiyede pazarlama iletişiminin geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?Kesinlikle çok fazla ajans var. İnsanlar bu işin çok kolay olduğunu düşünüyorlar. İletişimde başarı sağlamak, İngiliz çimi yetiştirmek gibidir. İngiliz çimini 50 yıl sulayıp, havalandırırsınız. Sonrasında hiç bozulmayan nefis bir çim elde edersiniz. Bu sektörde saygınlık kazanmak için sabır gerekir. Ajansların mitoz bölünmelerle çoğaldığı, sürekli yeni bir firmanın açıldığı dönemler yaşıyoruz. Belli bir pazar gören herkes bu işe soyunuyor ancak bu tip bir rekabet, sektörün değerini düşürür diye endişeleniyorum. Bence ajansların etik değerleri olmalı. Belli bir fiyatın altına çalışmama prensipleri olmalı... Ucuz fiyatlarla sistemin içine dahil olmak için sektörün değerini düşürmemeliler. Sizin müşteri yapınızda ucuz fiyat rekabeti çok sorun teşkil etmemiştir diye tahmin ediyorum...Evet bizim müşterilerimiz, verdiğimiz hizmetin karşılığını veren özel müşteriler ama bu portföyü bu şekilde sağlamak zaman aldı. Biz sırf sektördeki bu yanlış yapılanma yüzünden hiçbir konkura girmememi kararı aldık. Çünkü Türkiyede birkaç istisna dışında düzgün konkur yapıldığına ben şahit olmadım, böyle bir kültürümüz yok. Bu mecralarda, gereğinin altında ucuz fiyat veren işi alıyor ama sizin yaratıcı fikriniz beğenildiyse, hiç çekinmeden o fikir alınıp kullanılıyor. Neden böyle? diye sorduğunuzda da; Zaten onların fikri de öyleydi denilebiliyor. Nasıl olmalı?Bir kere bu kadar firmayla olmaz. Önce bir eleme yapar konkura katılacak ajans sayısını iki, üç ya da maksimum 4e indirirsiniz. Ancak bu rakam 5 olmaz. Ayrıca katılımcı ajansların fikirlerinin korunacağına dair bir gizlilik protokolü imzalarsınız. Ayrıca katılımcı ajansların hepsine katılımcı oldukları ve zaman ayırdıkları için bedel ödersiniz. Konkur böyle yapılır. Perakende sektörünün gelişimine dair düşüncelerinizi öğrenmek isterim...Rekabet güzeldir. Rekabet herkes için iyidir. Serbest ekonomilerde iyi olan kazanır, kazanmalıdır da... Kazanmanın yolları içinde kendi bölgesinde iyi olmak, yerel unsurları ve samimiyeti iyi kullanmak, alan savunması yapmak mümkün. Dolayısıyla uluslar arası markaların yatırımlarıyla ilgili işini iyi yapan Türk markaları için endişelenecek bir şey yoktur. Rekabet onları da geliştirir. Perakendede rekabetin artması PR sektörünü nasıl geliştirir?Rekabet herkes için güzeldir. Perakende sektöründe marka sayısının çoğalması tabi ki iletişim sektörünün gelişimi açısından olumlu. Perakende iletişimi açısından birçok etken sayılabilir ancak en önemlisi bence dürüstlüktür. Nasıl bir tanıtım, nasıl bir proje yaparsanız yapın dürüst olmak önceliklidir. Yapamayacağınız şeyleri yaparım diye söylememeniz gereklidir. Yapabildiklerinizi iyi duyurmanız gerekir. Tek başına bir ürünün, bir markanın sadık müşterisi olabilir ancak bir perakende zincirinin, aynı ürünler, başka zincirlerde de satılırken sadık müşteri edinmesi çok zordur. Bu yüzden o dürüstlük imajını kaybetmemesi gerekir. Değerlendirmelerinizi çok merak ettiğim bir konu da teknoloji marketleri segmentinde son bir yıl içinde yaşanan PR savaşları...Bu konuda size çok net değerlendirmeler yapacağım. Çok açık söylüyorum ben bugün derim ki Teknosanın falanca mağazasında, Samsung, Nokia ve Sonynin en üst modellerine yüzde 50 indirim... Veya derim ki 100 tane bilgisayarı 10 liradan veriyorum... Teknosanın bunları karşılayacak finansmanı yok mu? Tabi ki var... Peki ben bunu diyerek ortalığı yıkar mıyım? Evet, yıkarım. Herkes birbirine girer, millet duvarlardan cep telefonlarını sökmeye çalışır, yüz tane güvenlik görevlisi getiririz, 5 tane ambulans getiririz falan filan... Ancak bütün bunların Teknosanın yıllardan beri oluşturduğu marka imajına zarar vermek dışında bir katkısı olur mu? Teknosa ülkeye ve kendi sektörüne değer katan en önemli markalardan biridir. Spor ve sosyal sorumluluk faaliyetlerine sponsor olan, Teknosa Akademi ile sadece kendisine değil, tüm sektöre kaliteli personel yetiştiren bir kuruluştur. Dolayısıyla böyle bir markanın her hareketi, kendisine yakışan şekilde olmalıdır. Teknosanın sosyal sorumluluk projeleri üzerinden PR çalışmalarına ağırlık verdiğiniz görüyoruz. Bu sizin belirlediğiniz bir strateji mi?Bizim etkimiz var ancak Teknosa zaten böyle bir kuruluş. Sabancı gibi bir grubun markasının olması da önemli. Örneğin Tarih İçin Teknoloji diye bir çalışma yapıldı. İstanbul Üniversitesinin elindeki Yıldız Sarayı Koleksiyonunda yüz binlerce el yazması eserin taranıp dijital ortama aktarılması tam 3 yıl sürdü. Teknosa bunu yapıyor. Diğer bir sosyal sorumluluk projesi Kadın İçin Teknoloji. Teknolojiye tanışamamış, kırsal bölgelerde oturan binlerce kadını bilgisayarla, teknolojiyle tanıştırdık. Bunlar zahmetli işlerdir. Sütaşın Cow Paradesi de böyle. Sonuçta bu kurumlar, kalıcı ve uzun soluklu yolları seçiyorlar. Sansasyon yaratarak bir lansman çalışması yapmak bir yoldur. Ancak biz diğer yolu seçiyoruz.
E-BÜLTENİMİZE KAYIT OLUN
Copyright © 2005-2015 PEBEV Perakende Bilgi Evi
designed by nette interactive