Eklenme Tarihi : 02 Ağustos 2012 Perşembe
Yılmaz Pekmezcan

Yazık olmuş bir dünya şehri ve yazık olmuş markaları! (1)

“Bir şeyi bulunmadığı yerde aramak, onu aramamak demektir.” Hz. Mevlana


 

"1928 Türkiye’si. Savaştan yeni çıkmış bir ülke. Yıllardır okunmayı bekleyen gizemli mektuplar, çözülmesi gereken şifreler, katedilen yollar, tablodaki sır, adadaki manastır, gizli ajanlar ve yerine getirilmesi gereken esrarengiz bir görev. Erim, yakın arkadaşı Zafer, Nisan ve ikiz kız kardeş, Sanem, Simin. Kara Oklar Çetesi’yle heyecan ve tehlike dolu, soluk soluğa kalacağınız, hiç aklınıza gelmeyecek durumlarla karşılaşacağınız macera dolu bir yolculuğa çıkmaya hazır mısınız?” diye başlayan, Ahmet Şerif İzgören’in Kara Oklar Çetesi isimli kitabını duydunuz mu? Öncelikle kızımın bir çırpıda iki defa okuması ve ardından annesine ve bana da okutmak için ödev vermesinden de anlaşılacağı gibi, gerçekten de bir hayli ilgi çekici, sürükleyici ve keyifli bir macera tadında. Beni de bu makaleyi kaleme aldırtan bir sonuca getiren maceranın başlangıcı ise kitabın arka sayfasındaki İstanbul ve Bursa için oluşturulmuş bir gezi planı. Kitapta bahsi geçen tarihi mekânlar ve halen yaşayan tatlar, belirli bir plan dâhilinde okuyucuların yapmasında fayda görülen bir gezi önerisi şeklinde sunulmuş. Çok da güzel düşünülmüş. Kızım Aleyna ve oğlum Yusuf’un doğum günleri (29 Mayıs) nedeniyle onlara farklı bir hediye olması düşüncesiyle biz de kitaptaki sırasıyla maceraya koyulmaya karar verdik. Kızımın küçük yaşlarda henüz okuma yazma bilmezken, yatmadan önce akşamları okuduğumuz “Kız Kulesi” hikâye kitabından ne çok etkilendiğini ve o resimlerini gördüğü kralın kızının yaşadığı “o” kuleyi ne çok merak ettiğini bildiğimden, bir doğum gününü de sürpriz yapıp Kız Kulesi’nde kutlamıştık. Ömrünün sonuna kadar unutamayacağı bir gün olduğuna eminim. Böyle bir deneyimle de kitaptaki tarihi mekânları bir bir gezerek iz sürmek, yine kızım için çok anlamlı bir doğum günü hediyesi olacaktı (Yusuf henüz 2’sinde olduğundan sanırım pek bir şey anlamadı) Buraya kadar her şey normal… Tıpkı Kara Oklar Çetesi tanıtım paragrafının sonunda yazdığı gibi “Sıkı durun, sonuç hiç de beklediğiniz gibi çıkmayabilir?” Sonuç gerçekten de beklediğimiz gibi çıkmadı. En azından benim beklediğim gibi. Çünkü kızım ve oğlum henüz benim yaşadıklarımı fark edecek yaşta değillerdi. İstanbul, âşık olduğum bir şehir olduğundan her zaman onun kusurlarını görmezden gelir ve hep iyi yanlarını düşünürdüm. Ta ki, Mayıs’ın son pazarına kadar…

Kitapta 1’inci gün İstanbul’da Taksim anıtı, Pera Müzesi, Osman Hamdi Bey’in ilk yaptığı Kaplumbağa Terbiyecisi resmi (1906), Galata Köprüsü, Eminönü Hacı Bekir Limonlu akide şekeri ve Demirhindi şerbeti tadımı, Eminönü’nde balık ekmek ziyafeti, Tur teknesiyle boğaz turu, Kulelinin önünden geçiş şeklinde sıralanan gezi planına ilk olarak Taksim Meydanı’ndan başladık. Daha başlarken meydanla ilgili kötü hatıralar canlanıverdi gözümde ve ailece orada olduğumuz için ürperiverdim. Meydanda görev yapan polisler de bu halimden etkilenmiş olacak ki, sıkıntılı bir yere park etmiş aracıma şüpheli araç muamelesi yaptılar. Yanlarında gidip kendimi tanıtıp ailece orada olduğumuzu ifade ettiğimde bile en kısa sürede orayı terk etmemizi istediler. Ancak bir iki kare fotoğraf alabildik ve meydandan ayrıldık. Ardından Pera müzesi ve Osman Hamdi Bey’in ilk resmini görmeye gittik. Hep merak ettiğim bir müzeydi, keyifle ziyaret ettik. Goya’nın bazı garip resimleri (Çocuk yiyen insan resmi ve ressamın iç dünyasındaki gerçeklerle dışa vurduğu birçok tuhaf yaratık figürleri ve anlatımlar) kızımın rüyasına girip sonraki gecelerde de onu korkutması, müzeyi çocuklarla birlikte ziyaret etme konusunda daha dikkatli olunması gereğini hissettirdi bize. Sonra malum, büyük çabalar sonucu otopark problemini hallettikten sonra, Galata Köprüsü gezisi için alt geçitten karşıya geçtik (Alt geçitler ve oralardaki denetimsiz ticari saçmalık tam bir kargaşa oluşturmuş durumda. Ailece kendimizi zor karşıya atabildik) Galata Köprüsü tam bir muamma, bir keşmekeşliktir gidiyor. Balık tutanlar, oltaları, malzemeleri, onları seyredenler, gelip geçenler, lokantalar, müşterileri, çalışanları, o daracık kalan yaya yolu ve inanılmaz kalabalık. Biz oturarak balık ekmek yemeyi tercih ettik, şanslıydık. O sırada kenarda ayakta yemek zorunda kalan çocuklu ailenin üzerine yukarıdan bir kova su döküldü. Oradakiler aileye bunun ‘olağan’ bir şey olduğu, üzerinde çok durmamaları gerektiğini tavsiye ederek onları sakinleştirdi.

Tam o sırada biz de gezi planımızdaki sırayı konuşurken, boğaz turu yapacağımız bölgedeki teknelerden yapılan anonslar, ilgisiz, alakasız ve ayarsız müzik yayını ile bir anda düşlediğimiz o muhteşem turu zihnimizde bizim için tam bir eziyete dönüşüverdi.

E-BÜLTENİMİZE KAYIT OLUN
Copyright © 2005-2015 PEBEV Perakende Bilgi Evi
designed by nette interactive