Eklenme Tarihi : 15 Ağustos 2012 Çarşamba
Yılmaz Pekmezcan

Yazık olmuş bir dünya şehri (İstanbul) ve yazık olmuş markaları (2)

“Bir şeyi bulunmadığı yerde aramak, onu aramamak demektir…” Hz. Mevlana


Yazımın bir önceki bölümünde bir dünya şehri olan İstanbul’da ailece stres, tehlike, macera ve hayal kırıklığı tadında gerçekleştirdiğimiz gezimizin (en azından benim açımdan öyleydi!) Ahmet Şerif İzgören’in Kara Oklar Çetesi isimli romanındaki gezi planına boğazdaki tekne turu kısmını önceden anlattığım nedenlerden sonra ertelemeye karar verip, kendimce anlamlı olacağı düşüncesiyle “Vefa Bozacısı” gezisini ekleyiverdim. Bu arada yine romandaki sırasıyla gezideki kendimizi Eminönü’nden Galata Köprüsü’nün olduğu kısma zar zor atabilmişken, aynı yerden tekrar ailece karşıya geçebilmeyi başarıp, Eminönü Hacı Bekir (limonlu akide şekeri ve Demirhindi şerbeti tadımı) faslını gerçekleştirmek üzere yola koyulduk. Mekânı biliyor olmama rağmen o cadde üzerinde bir türlü Hacı Bekir’i fark edemeyişimiz ve bulmak için caba sarf ediyor olmamızla başlayan, marka adına düşündürücü ölümcül hatalar serisi başlamış oldu. Hacı Bekir ismini duyduğumuzda hepimizde oluşan o köklü geleneksel marka imajı maalesef o günden sonra bende yerle bir oluverdi. Ve başta ülkem adına kendimize acıdım. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim bari de nedenleriyle anlatmaya devam ederim. Bu kadar mı kıymetini idrak edemeyip sahip çıkamayız o güzelim mirasa ve uluslar arası tarihi imaja! Büyük bir heyecanla ailece içeri girdiğimiz anda “şok”a uğradım. Hiçbir karşılama, ilgi ve alaka yok ve içeride ünlü İngiliz şarkıcı Adele’in “Rolling’in the deep” şarkısı çalıyordu! Özellikle ifade etmem gerekir ki çalışanlar çok iyi niyetli ve düzgün çocuklar fakat kesinlikle yaptıkları işin ruhu, önemi ve gerekleri konusunda hiçbir bilgiye sahip değillerdi. Özellikle Demirhindi şerbetinin hiçbir vurgu yapılmaksızın öylesine alelade bir büfedeki limonata gibi sergilenmesi ve basit, sıradan bir şekilde sunumu ve hiçbir müşteriyi haberdar etmeyecek bir biçimde satışa sunulması beni hayretler içerisine düşürdü. Geçtiğimiz günlerdeki bir organizasyonda sponsor olan bir firmanın gücü ve geldiği noktayı konuşurken arkadaşım bir ara; “Ağabey ellerinde …. gibi bir ürün var” demişti. Bu ürün bir kahve markasıydı. Sonrada kola örneğinde olduğu gibi o bir ürünün aslında bir şirketin geleceği için ne kadar önemli olabileceğinin göstergesi olarak hep hafızamda kalacak. Aslında kesinlikle kabul etmeliyim ki Hacı Bekir gerçekten de çok otantik bir marka ve aslında mağaza ürünleriyle ve iç görselliğiyle de inanılmaz duygular uyandıracak bir potansiyele sahip. Fakat eksik olan “ruh”tu ve hissedilen ise Hacı Bekir’in artık yaşamıyor olduğu duygusuydu. Oysa yaşayan mağaza ve marka olabilmek için yapılması gereken çok da büyük zahmet ya da harcamalarda değildi üstelik. Eksik olan şey tamamıyla bakış açımız ve düşüncelerimiz. Markaları yaşatan ya da öldüren en temel kritik konular bu iki unsur bence. Gerisi teferruat. Yine dikkatimi çeken önemli bir konu ise inanılmaz bir şekilde turistlerin de rağbet etmesiydi. Özellikle uzunca bir süre atmosferi kızıma yaşatmak için oyalandığım için fark edebildim ki, maalesef gerçekleşen satışlar olası satışların kanaatime göre 10’da biri bile olmaması. Çünkü başıboş bir dükkân ve kaderine terk edilmiş çalışan, müşteri, mağaza ve ürünler… Aklıma geçtiğimiz yaz İngiltere seyahatim esnasında, Londra’da girdiğim ve gerek mağaza dizaynıyla, gerek çalışanlardaki aidiyet ve içerik uyumu ve kıyafetleriyle gerekse sunum ve ürün özellikleriyle yüklü miktarda ödeme yaparak çıkmak zorunda kaldığım Buckingham Shop aklıma geldi. Küçük küçük el sabunlar, banyo sabunları, krem kokular ve havlu gibi ürünleri nasıl da “değer”e dönüştürüyor ve pazarlayabiliyorlar inanamazsınız (dileyenler www.buckinghumuk.info dan inceleyebilir) Benim gözümde Hacı Bekir gerçekten de Türkiye’nin en önemli değer oluşturabilecek markalarından bir tanesi. Çok kazanıyor olabilirsiniz fakat “değer” yaratacak markaları olabildiğince büyütüp çoğaltamazsanız, bu ülkeye, bu markalara, bu markaların kurucularına, kısaca hepimize yazık olmaz mı?
Aynı değere sahip olduğunu düşündüğüm bir diğer marka ise Vefa Bozacısı. Ulaşıncaya kadar akla karayı seçtik. Rahmetli büyükler hakikaten mükemmel bir iş başarmışlar ve dört dörtlük bir iş geliştirmişler. Ancak sonraki kuşaklar maalesef kanaatimce bu mirasa sahip çıkamıyorlar. İlk anda ne yapıldıysa onunla kalmış vaziyette her şey ve “ruh” maalesef burada da uçmuş vaziyette. Önce yer bulmak için nazik gülümseyişler ve bakışlarla geçen bir sürenin sonunda kimse bize yardımcı olmayınca ve karşımda duran ve masasında tek başına, gayet entel ve eğitimli görünüşlü ancak egoistçe masayı işgal ediyor görüntüsüyle oturan kişinin masasına “buyur” da edilmediğimiz halde izin istemeden oturup sonra ilk boşalan masaya geçtik. İçeri girdiğim anda eski İstanbul beyefendilerinin nezaketini ve tavrını beklemek gibi bir gaflete düşmüştüm! Boza istedik, ardından olmazsa olmazı leblebi istedim. (bunun içinde kalkıp tezgâha kadar girmek zorundasınız, size soran ya da sizinle ilgilenen yok maalesef ) Verilen cevapla yine “şok”a uğradım. “Leblebiyi karşı bakkaldan alıyorsunuz, biz satmıyoruz” dediler! Leblebiyi karşı kaldırıma geçip üzerinde “Tarihi Vefa Leblebicisi” yazan, bildiğiniz sıradan bir büfeden aldım. Asıl acıtan neydi biliyor musunuz? Benim bile yol iz olmayan bir yeri zorlukla bulduğum yeri bulan ve boza içerken bizdeki leblebiyi gören ve aynen benim yaptığım gibi kalkıp gidip çalışanlardan istediğinde kendisine de Türkçe olarak karşı büfeyi göstermeleri ve önce anlayamayan turistin bunun için karşı taraftaki bir büfeye yönlendirilmesi karşısında yaşadığı şaşkınlıktı…
Sizce de yazık olmuyor mu bu şehre ve markalarımıza?    

E-BÜLTENİMİZE KAYIT OLUN
Copyright © 2005-2015 PEBEV Perakende Bilgi Evi
designed by nette interactive