Eklenme Tarihi : 08 Ocak 2014 Çarşamba
Vedat Diriker

Söz ağızdan bir kez çıkar

Bir arkadaşımla sohbet ediyoruz, benim el sıkışarak ve karşılıklı söz ile ve yazılı bir anlaşma olmaksızın iş ilişkilerine girmemin ne kadar acemice ve hatta aptalca olduğuna beni ikna etmeye çalışıyor. Beni fazla Türk usulü davranmakla, saflıkla ve aşırı iyiniyetle suçluyor


Saflık ve aşırı iyiniyete diyecek sözüm yok. Aptallığı bile bir ölçü içime sindirebilirim. Ne de olsa, kurnazlığın, zeka oyunlarının (asla akıl oyunları değil), külahını ters giydirme becerilerinin at koşturduğu bir piyasada yaşarken benim dinozor aklım yaya kalıyor olabilir. Ama benim karşılıklı el sıkışarak ve söze itimat ederek işe koyulmamın bir aşağılama metaforu olarak “Türk usulü” şeklinde tanımlanmasına fena halde itirazım var.

Çünkü bırakın bu şekilde aşağılanmayı ben bunu bir övünç olarak taşımak eğilimindeyim hala. Bu “doğululuğun” bir doğulu güveni olmaktan çıkıp artık batılılar tarafından daha geçerli hale gelmiş ve bizler için de bir aşağılamaya dönüşmüş olmasını içime sindiremiyorum. Bu değişimi gördüğüm o kadar çok örnek yaşadım ki. Oysa bizim bu doğululuğumuz, yıllarca veresiye defterleriyle, olunca ödersinlerle, alacaklısı vefat ettiğinde resmi ya da gayri resmi bir evrakta kaydı dahi olmayan borcunu, ölenin çoluğuna çocuğuna teslim etmekle büyümüş, güzelleşmiş bir gelenek değil miydi? Sözle iş yapmak öyle bir yapabilme güzelliğiydi ki böyle bir doğululuk aşağılanmayı değil, yüceltilmeyi beraberinde getirirdi.

Yazılı anlaşma yaptın mı? Hayır! Ama el sıkıştık ve birbirimize söz verdik.
Bu sözün artık o ellerin sahiplerine ahlaki bir sorumluluk yüklemiyor olmasını herkes bu kadar kolay içine sindiriyor mu gerçekten?

Sözünü tutmak, hele hele iş hayatında, parasal ilişkilerde, alacak borç meselelerinde vicdani bir sorumluluk olmaktan çıkıp, imza altına alıyoruz diye adli bir mecburiyet haline geldiği için ve ben bunu hala kabul edemediğim için iyiniyetimin sorgulanmasını anlıyorum ama böyle bir ahlaksızlığı anlamıyorum.

Meselenin bir ahlak meselesi olduğuna ve ahlaki değerlerin yazıyla, çiziyle, imzayla değil vicdanla, şerefle, haysiyetle alakalı olduğuna öyle eminim ki, ben tarafları yazıyla iş yapmaya deği,l ahlakla iş yapmaya davet ediyorum hala.

Bunun nasıl olduğunu anlamak için de çok düşünmeye gerek yok, hafıza tazelemek yeter. Belli bir yaşın üstünde hepimizin böyle hatıraları vardır. Mahallemizde, sokağımızda onlarca örneğini yaşamışızdır.

Bağlarbaşında bir Orhan Spor vardı. Ne ihtiyacımız varsa gider Orhan Ağbi’den alırdık. Orhan Ağbi’nin kalın bir ajandası vardı. Defterini açar ismimizi yazar, karşısına da aldığımız ürünün adını ve fiyatını yazar, “hadi güle güle kullanın” der, uğurlardı. Biz de iki elimiz kanda olsa aydan aya gider aldığımız malın taksidini yatırırdık. Ama 3 ayda ama 5 ayda o bedel ödenirdi. Ne banka vardı ne kredi kartı ne çek ne senet. O parayı ödememek hırsızlıktı çünkü. Şimdi herkes hırsız mı oldu.? Bu soruya ne kadar çok okuyucunun ne kadar kolaylıkla “evet” cevabı verdiğini duymak benim için hala şaşırtıcı, hala üzücü. Her birimiz bir diğerini hırsızlıkla suçlamış oluyor çünkü, eğer bu soruya bu kadar kolay evet diyebiliyorsa.

Benim hakkımı vermeyen hırsızdır. Bilerek hak yiyen günahkardır. Biz hırsızlar ve günahkarlarla da beraber yaşıyoruz elbette ama hırsızlık ve günahkarlık bir topluluğun bu kadar kolay kabul gören ve bu kadar yaygın bir hasleti ne zaman oldu? Bu yazıya bu soru çok ağır gelecek ama neden inancımızın daha da güçlendiği, sosyal ve ekonomik hayatta inançlı insanların etkisi ve ağırlığının arttığı bir dönemde bunun karşısında hırsızlık ve haksızlığın oranı düşmüyor? Bu beklentim de fazla mı iyimser?

Elbette yazılar, imzalar, kontratlar, yazılı anlaşmalar nisyan ile malul olan hafızamızı düşünürsek olmalı ve olacak da. Ağzımızdan çıkanı yazı altına almakta tereddüt göstermeye de gerek yok. Yazı, sözü desteklemek,  yaşananı kayıt altına almak ve her türlü ilişkiyi kurumsallaştırmak için kaçınılmaz. Zihnin kendini kontrol etmesi ve uçup giden sözü kalıcı hale getirmesi ya da diline hakim olmak için de.

Ben elbette çocukça bir saflıkla bunları yazıyor ya da düşünüyor değilim. Ya da ticari ilişilerin getirdiği şartları, bankacılık sistemini vb.. vb.. yok sayacak bir “dünya ben görmeyeli çok değişmiş” aymazlığında olmadığımı da tahmin edersiniz. Ben yalnızca sorgulamaya çalışıyorum ki, bu hırsızlık, dolandırıcılık ormanında hala “söz ağızdan bir kez çıkar arkadaş, ben söz verdim mi tutarım” yiğitliği kol gezmeye devam etsin.

Meseleyi yazısız ve imzasız bir ilişki sistemi özlemiyle değil, ağızdan çıkan sözün insana yüklediği ya da yüklemesi gereken vicdani ve ahlaki boyutunu hatırlatmak için gündeme getiriyorum.

Nihayetinde çok şükür ki, hala insanlık, belli etik kurallar çerçevesinde biçimlenme ihtiyacını ve mecburiyetini tamamen yok saymış değil.

E-BÜLTENİMİZE KAYIT OLUN
Copyright © 2005-2015 PEBEV Perakende Bilgi Evi
designed by nette interactive