“Mahalle bakkalı kötü gün dostudur, manavı ve kasabı da öyle…”

35 yıllık oyunculuk kariyeriyle dizilerin vazgeçilmez yüzü haline gelen sempatik oyuncu Levent Ülgen, her rolü çocuğu gibi gördüğünü ve tiyatroyu hayatında ayrı bir yere koyduğunu söyledi. Perakendeye dair konuşan Ülgen, mahalle esnafının her zaman vatandaşın yanında olduğunu belirtti

Eklenme Tarihi : 21 Nisan 2016 Perşembe
mahalle-bakkali-kotu-gun-dostudur-manavi-ve-kasabi-da-oyle

Onur KAYA

ODTÜ Fizik Bölümü’nü bitirdikten sonra Hacettepe Konservatuar Bölümünü bitirdiniz. Tiyatro sizin asıl icra etmek istediğiniz meslek miydi hep, yoksa sonradan oluşan bir ilgi neticesinde mi okudunuz. Bu gelişim sürecinden bahseder misiniz?
Aslında küçük yaştan beri oyunculuğa büyük hevesim ve ilgim vardı. İlkokul, ortaokul ve lise yıllarında okul temsillerinde görev alırdım. Daha sonra izleyici olarak birçok oyuna gittim Ankara'da. Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ni (ODTÜ) kazanmadan bir kaç ay önce Ankara Halk Tiyatrosu'nun kurslarını kazandım ve bir yıl sonra profesyonel oldum. Daha sonra Ankara Sanat Tiyatrosu'na geçtim. Bu arada fizik eğitimime de devam ettim. Okul bitince tiyatronun da akademik eğitimini almam gerektiğine karar verip, konservatuara girdim. Peşinden Yüksek Lisans ve Devlet Tiyatroları geldi. Bir de baktım ki oyunculukla dolu dolu 35 seneyi geride bırakmışım.

Tiyatro, dizi oyunculuğu, sinema,  program sunuculuğu, tiyatro yönetmenliği gibi birçok işte yer aldınız. Hangisinin yeri sizin için hep ayrı olmuştur?
Hani derler ya "Her rol çocuğunuz gibidir." diye, işte bu saydıklarınız da benim için aynen öyle. Tiyatroda oynamak da, reji yapmak da çok farklı keyifler verir bana. Keza dizi yapmak, sinema filminde oynamak çok değişik zevkleri içerir. Hepsinin kendine özgü teknikleri, çalışma şartları, kolaylıkları, zorlukları vardır ama neticede özünde oyunculuğa dayanır ve ben oynamayı çok sevdiğim için hepsini yapmak isterim. Bu ara da sunuculuğu da çok keyifle yaptığımı belirtmek isterim. Bu noktada en önemli şey, yaptığınız işin içinizden gelmesi ve içinize sinmesidir. İyi bir oyun, iyi bir senaryo her zaman beni heyecanlandırır. Ne var ki tiyatro benim ilk evladım olduğu için diğerlerinden biraz daha kıymetli ve hatta torpillidir. Bir oyunum varsa eğer, tiyatroda oynuyorsam yani, diğer bütün işlerimi ona göre düzenlerim. Yani ondan vazgeçmem.

Levent Ülgen’in bilinmeyen yönleri nelerdir? Nasıl biridir aslında Levent Ülgen, nasıl tanımlarsınız kendinizi?
Çok eğlenceli biri olduğumu söyleyemem. Ayrıca siz ekrandaki, perdedeki veya sahnedeki enerjime çok aldanmayın, eğer işim yoksa ya da istemediğim bazı zorunlu şeyleri yapmak durumundaysam -örneğin alışveriş yapmak gibi- son derece miskin ve tembel biri oluveririm. Ama şimdi kayak yapacak fırsatım ve zamanım olsa hiç bir güç beni yerimde tutamaz. Yani ben sadece içimin istediği şeyleri yaparken çok istekliyimdir. Bunun dışında problem çözmeye bayılırım, okuyabildiğim kadar oyun okurum. Belgesel izlerim. Fırsat buldukça oyun ve film izlerim, yani gördüğünüz gibi mesleki ilgi odaklı bir hayat yaşarım. Bir de kayak var tabii...  Birçok kaza geçirmeme rağmen vazgeçemediğim tek spordur. El işlerinde iyiyimdir, ev temizliğinde de ama içimden geldiği sürece. Sizce de pek eğlenceli sayılmam değil mi?

Televizyon dizilerinde daha çok üçkâğıtçı komedi tiplemeleriyle yer aldınız. Sürekli aynı rolle seyirci karşısına çıkmak sizi zaman zaman sıkıyor mu yoksa bu sizin özellikle tercih ettiğiniz bir şey mi?
Benim özel bir tercihim değil, öyle denk geldi, ama bu tür rolleri oynarken bazı şartlarım oluyor. Örneğin; sahtekârlıkla asla maddi- manevi bir kazancı olmayacak, sevimli olacak, güldürecek ama bu yolla hiç kazanmayacak. Bunun nedeni emeksiz, alın tersiz, göz nursuz bir kazancın olmamasını, olamayacağını topluma vurgulamak. Zaten bizim ülkemizde yeteri kadar köşe dönücü, hak etmediğini elde eden, hatta çalmayı, rüşvet yemeyi haklı ve akıllıca bir yolmuş gibi gören uyanıklar var. Bir de ben özendirmeyim diye bu şartları koyuyorum. Bunun dışında özellikle tiyatro ve sinemada daha farklı, hatta dramaları seçmeye çalışıyorum.

Tarihten yahut günümüzden oynamayı hayal ettiğiniz bir karakter ya da bir rol var mı?
Buna daha önceki röportajlarımda bir kaç kez değinmiştim, ben gerçekten, özellikle tiyatroda, şanslı oyunculardanım. Genelde hep istediğim ve oynamayı hayal ettiğim rolleri oynadım. Ama biz oyuncu milleti biraz aç gözlüyüzdür, ya da hadi genellemeyeyim, ben öyleyim diyelim. Güzel, keyifli, beni biraz zorlayacak veya şimdiye kadar oynadığımdan farklı bir rolle karşılaştığımda keşke bu rolü ben oynasam derim. Yahut ben olsaydım şöyle oynardım diye aklımdan geçiririm. Ama bunu bir meslektaşımı kıskandığım için değil, çok hevesli olduğumdan yaparım, o yüzden aç gözlüyüm diyorum. İstediğim çoğu rolü oynadım diyorum ama iyi bir metin okuduğumda hadi ya bunu oynamamıştım, keşke oynasam diye mutlaka içimden geçiririm.

Türkiye’nin sanat anlayışına baktığınızda nasıl bir tablo görüyorsunuz? Sizce Türkiye sanat yolunda yolun neresinde yer alıyor?
Bir kere öncelikle unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek var; Hangi dalı olursa olsun, sanat, karşı çıkmak, muhalif olmak, kendini farklı ifade etmek için vardır. O yüzden yaratıcıdır, etkileyicidir, estetik değerler içerir ve en önemlisi içinde barındırdığı ilerici ve devrimci ruhtan dolayı asla ve asla baskıya boyun eğmez. Tam tersi insanlık tarihinde sanatın en yaratıcı olduğu dönemler baskı rejimleridir. İşte bu yüzden sanat yok edilemez. Sanatın yok olması insanlığın yok olması anlamına gelir. O yüzden önerim, özellikle sanat düşmanı idarecilerin bir an önce sanatla barışmaları ve ondan doğru dersler çıkararak bir şeyler öğrenmeleridir. Yoksa sanat düşmanını çarpar. Şaka değil, gerçek. Bizim toprağımız sanatın yeşermesinde, gelişmesinde çok verimlidir. O kadar çok ve değerli ozanlar, romancılar, ressamlar, heykelciler çıkarmıştır ki... Hani bizde ayıp diye kısıtlamalar getirilmeye çalışılan bale sanatı var ya, Avrupa'nın birçok balesinde baş balet ve balerinler, operasındaki baş solistler bu toprakların insanlarıdır. Bu halklarımızın müziklerinde de böyledir, diğer müzik türlerinde de. Dünya çapında oyuncularımız, yönetmenlerimiz vardır, hem tiyatroda hem de sinemada. Yani sorun görüldüğü gibi kaynakta değil, hükümetlerin sanat politikalarındadır. Bu başarıların artması sanatı yasaklayarak, onu yok etmeye çalışarak -ki böyle bir şey zaten olası değildir- değil, ona destek vererek olur.

“Rahat ve beğendiysem aynı şeyden 3-5 tane alırım”

Türkiye’den ve dünyadan kendinize örnek aldığınız isimler var mı? Özellikle Türkiye’de sizi heyecanlandıran, aynı sahneyi paylaşmayı hayal ettiğiniz isimler var mı?
Örnek aldığım, imrendiğim o kadar çok yerli ve yabancı meslektaşım var ki, saymakla bitiremem. Ama daha önce söylediğim gibi ben kıskanmam, imrenirim. Her izlediğim iyi oyuncu gibi olmak isterim, onunla yarışmak değil birlikte üretmek isterim. Çünkü ben oyunculuğa ortak, imece bir üretim olarak bakıyorum. Elbette üretim sürecinde herkesin irili, ufaklı, farklı görevleri, işlevleri, yetki ve sorumlulukları vardır. Ama sahne üzerinde bir bütünü yakalamak mozaik bir tablo yapmak gibidir. Tek bir mozaik bile yerinden düşse o tablonun değeri azalır. Bundan dolayı birlikte kotarılmış her başarılı işin içinde olmayı, o işleri kendime örnek almayı ilke haline getirmeye çalışırım.

Alışveriş konusuna değinecek olursak, Levent Ülgen’in öncelikleri nelerdir? Nelere dikkat eder?
En kazık soruya geldik. Ne alışveriş yapmayı bilirim ne de severim, çok sıkılırım, üşenirim. O kadar çok seçenek var ki karar veremem, kafam karışır. Bu yüzden de görüp beğendiğim ilk şeyi alırım, ya da neye ihtiyacım varsa sadece onu alırım. Bir tek rahat olmasına dikkat ederim. Eğer rahat ve beğendiysem aynı şeyden 3-5 tane alırım. Dolayısıyla marka tutkum ve bilgim de yoktur. Örneğin bir dizi çekerken bana kostümcünün giydirdiği kostümü beğenirsem aynısından bana da almasını rica ederim, olur biter.  Doğal olarak bu durum eşimin en çok kızdığı huyumdur. Ama son zamanlarda onu kırmamak için alışverişte biraz daha sabırlı davranmaya çalışıyorum.

Alışveriş merkezleri hakkındaki fikirlerinizi öğrenebilir miyiz? Tercih ettiğiniz AVM’lerde özellikle dikkat ettiğiniz kriterler var mı?
Bir tek bünyelerinde tiyatro salonları veya kültür merkezleri bulundurmak zorunda oldukları için bir şey diyemiyorum, aksi takdirde kapitalist sistemin en çirkin ve tehlikeli silahı olarak görüyorum. İnsanları sadece tüketime yönelten para tuzakları. Yürüyen merdivenleri, asansörleri bile öyle tasarlanmış ki her mağazanın önünden geçmek zorunda bırakıyor sizi. Ve ülkemizde bunlardan yüzlercesi var. Ve ne manidardır ki, hepsi dolu. Ne yazıktır ki ses çıkaramıyorum çünkü oyunlarımı bu AVM’lerde oynamak zorunda kalıyorum. İşte sanatla ilgili sorunuza bir diğer yanıt, devlet iyi ve doğru vatandaşlar istiyorsa var olan kültür merkezlerini, sanat yuvalarını yıkmak yerine daha iyilerini, modernlerini yapıp, sanata destek olmalı, AVM’lere değil. Unutmayalım, üretim tüketimden azsa o ülkenin geleceği çok parlak olmaz.

Alışveriş kültürü konusunu nasıl yorumluyorsunuz? Yerelliğe ve büyük zincir olma konusuna nasıl bakıyorsunuz?
Tabii ki gelişen ya da gelişmiş toplumlarda büyük alış veriş zincirlerine de, AVM’lere de gerek duyulabilir ama bunun bir sınırı olmalıdır, bir sistemi olmalıdır. Belli kısıtlamalarla yapılırsa o zaman yerel satıcıların, küçük esnafında yaşama hakkı olur. Yine bizim büyükler(!) bunu farklı algılayıp, küçük esnafa AVM’lerde yanılmıyorsam yüzde 5 yer veriyorlar. Dikkat edelim yine AVM’nin içinde. İstenen o değil ki, mahalle bakkalı kötü gün dostudur, olur da zor durumdasındır veresiye defterine yazıverir, manavı kasabı öyle... “Ben evden çıkıyorum anahtar ayakkabıcı Ahmet amcada” diyebilir misiniz her yer zincir, her yer AVM olursa? Bırakalım esnafımız polis jandarma olmasın, çocuğumuzun bisikletinin lastiği patladığında onu tamir edecek bakkal Memet abi olsun.
 

E-BÜLTENİMİZE KAYIT OLUN
Copyright © 2005-2015 PEBEV Perakende Bilgi Evi
designed by nette interactive