Eklenme Tarihi : 30 Ekim 2012 Salı
Vedat Diriker

Komşu komşunun sadece külüne mi muhtaç?

Genç, iyi eğitimli, büyük çoğunluğu bir yabancı dili iyi derecede bilen, genel kültür düzeyi yüksek, dünya algısı çok boyutlu, kendini global işleyişin ayrılmaz bir parçası olarak gören, gelişime açık, çalışkan bireylerden oluşan dinamik bir nesil


Yeraltı zenginlikleriyle dünyanın kendisine muhtaç olacağı düzeyde stratejik öneme sahip topraklar.
Milattan önce 500’lere uzanan köklü bir tarih...

Engin bir kültürel geçmiş. Medeniyetler tarihinin önemli yapıtaşlarına ait izleri sinesinde saklayan renkli bir coğrafya. Felsefede, tarihte, edebiyatta, yeri doldurulamayacak denli zengin bir literatür.

Savaşçı bir tarih belirleyicisi olmamakla beraber, dünyada sayılı bir askeri güç. Kişi başına düşen milli gelirle refah seviyesi yüksek bir toplum...

Konjonktüre göre değişen uluslararası politikanın “çok hesaplı” stratejik planlarında adı büyük harflerle yazılan, dolayısıyla da dünyayı egemenlik altına almanın ve onu tekrar tekrar paylaşmanın düşleri kuran süper güçlerin iştahını kabartan çok önemli bir oyuncu.

Her türlü yatırım için çok bereketli bir pazar. Bunun için de emperyalizmin soğuk nefesini her an ensesinde hissederek yaşayan bir yönetim. Dünyadaki kirli politikaların ve rant paylaşımının karanlık yüzünü gören, bunun sonuçlarını yaşayan bir ulus.
Kapı komşumuz İran…

İlk gidişim, 2008 senesindeydi. Bir arkadaşımla birlikte, 2 motosiklet çıkmıştık yola. İstanbul-Kathmandu rotamızın ilk durağıydı İran. O dönemde, 8 günümüzü 7 önemli şehrinde geçirmiştik: Tebriz, Tahran, Esfahan, Şiraz, Bander Abbas, Kerman, Zahedan…

Düzenli ve bakımlı şehirlerarası yolları, bazen Türkçe olmak üzere kolaylıkla iletişim kurduğumuz misafirperver halkı, parkları, kapalıçarşıları, halıları, geleneksel motifleri, tarihi dokusu, nargilesi, safranlı pilavı ve kebaplarıyla bizi baştan çıkaran İran, özellikle büyüleyici Esfahan’ıyla gezimizin en keyifli etaplarından birini oluşturmuştu.

Aradan 4 yıl geçtikten ve köprülerin altından çok sular aktıktan sonra, İran’a ve Tahran’a bir de iş gerekçesiyle gideceğim, o zamanlar aklımın ucundan geçmiyordu elbette. Başımıza gelen her şeyin bir nedeni olduğu gibi, belki o gezi de bugünlerin habercisiydi.

Bir coğrafyadan turist olarak geçmekle orada mesleki nedenlerle bulunmak ve iş yapmak, tabii ki çok farklı... Farklı olmayan tek şey, 4 yıl öncekine benzer bir sıcaklığı bulabilmemdi insan yüzlerinde, gözlerinde. Halkın Türklere karşı sergilediği dostça yaklaşım ve misafirperverlik hiç değişmemişti, tıpkı bıraktığım gibiydi. Ülkeye yatırım için girdiğimiz ilk günden beri, havaalanındaki görevliden marketteki kasiyere, sokaktaki insandan lokantadaki garsona, yolda arabasına bindiğimiz taksiciye kadar, ilişki içinde bulunduğumuz herkes, bizi kendi ülkemizdeki gibi rahat hissettiren bir yakınlık ve alakayla karşıladı. İki komşu ülkenin gerçek anlamda “dost” olmasının bir sonucu da olabilir bu ve/veya aynı ölçüde birbirine her zaman yakın davranmış, benzer geçmişleri ve sorunları paylaşmış iki komşu ülkenin vatandaşı olmanın da.

Ne yazık ki o köklü tarih ve kültür zenginliği, kirli uluslararası politikaların yıkıcı sonuçlarından etkilenerek, şimdilerde teknolojik gelişmişlikle taçlanmıyor yeterince. İran’ın kendi başına bir güç olarak sahnede hak ettiği yeri almasını, insanlarının dünyaya daha fazla katılmasını engelleyen bir oyun dönüyor şu anda. Bu oyun, ülke yönetimini de insanlarını da derinden etkiliyor; onları yalnızlaştırıyor. İran, bunun alternatifini oluşturmak ve gücünü korumak için kendi politikalarını üretmek durumunda kalıyor.

Türkiye ile İran ilişkileri de -özellikle son dönemde- bu kirli politikalardan nasibini alıyor. Oysa iki ülke, aradaki temel mezhep farklılıklarına rağmen iyi ilişkiler sürdürmeyi yüzyıllar boyunca başardı. Taraflar, 400 yıldır hiç değişmeyen güvenli ve uzun sınır hattına bağlı kaldı. Halklar, birbirlerinin haklarına saygılı davrandı. Bazı dönemlerde iki ülke arasındaki ilişkiler gerilse bile kimi zaman Ortadoğu’daki sorunlarla ilgili olarak kimi zaman da Batılı devletlere karşı hatta süper güçlere karşı oluşturulan ittifak bozulmadı. Türkiye, ambargolu yıllardan bugüne, komşusu için önemli bir ticari ortak ve Batı’ya açılan kapı oldu. İki ülke arasındaki ticaret hacmi, her sene genişleyerek, 20 milyar dolarları zorlar hale geldi. Ayrıca yüz binlerce İranlı, turizm alanı olarak her yıl Türkiye’yi tercih etmeye devam ediyor. Hiç kuşkusuz, bunlar, bir kalemde silinecek şeyler değil.

Ön çalışmasıyla birlikte neredeyse bir yıla yakın bir süredir bulunduğum İran’da tüm bunları bilerek iş yapmak, benim için önemli bir deneyim. Turist olarak gezmeyi, size bırakıyorum şimdilik… 

E-BÜLTENİMİZE KAYIT OLUN
Copyright © 2005-2015 PEBEV Perakende Bilgi Evi
designed by nette interactive