Eklenme Tarihi : 10 Mayıs 2012 Perşembe
Gürkan Sekmen

Mea culpa

Yaşlı balıkla genç balık suda karşılaşır. Yaşlı balık genç balığa sorar; Su nasıl? Genç balık cevap verir; Ne suyu? Balığın sudan habersiz durumu, içinde yaşadığı ortama körleşmek sendromunun en yalın retoriğidir.


Toplumlarda çoğu kere bu sendroma saplandıklarında, en kötüde buluşur ve buna göre hâkim değerlerini yaratırlar. Bu ana akım hâkim değerler virüs gibi yayılır ve paylaşılmış hezeyanlara dönerler. Sonrada hayatın gerçekleri olurlar. Genellikle bu sendroma, suyun dışına çıkmadıkça teşhis koymak mümkün olmaz. Suyun dışına çıkmak çok basit ama bir o kadar da zordur. Biz ancak kuşaklar sonra dönüp baktığımızda, doğru tahlili objektif olarak yapabiliriz. Hitler Almanyası da, Engizisyon Avrupası da kız çocukların toprağa gömüldüğü Arap Yarımadası ve insanların tanrılara kurban edildiği karanlık çağlarda bunun en tipik örnekleridir. Bunlar bize bugün, suyun dışından baktığımızda, net bir şekilde korkunç ve insanlık dışı görünür. Ama o topluluklar için, dayanışarak yaptıkları bu kolektif zalimlikler, bir zamanlar uyulması gereken egemen değerler ve hayatın karşı konulmaz gerçekleriydi.Peki, aynı şekilde gelecek kuşaklar yaşadığımız çağa bakıp, bize ne teşhis koyacaklar acaba? Onlar dünyanın önemli bir kısmının obezite sınırı içindeyken, diğer önemli kısmının da açlık sınırında yaşamasını kim bilir nasıl adlandıracaklar? Üstelik obeziteyi çözmek için ortaya çıkan endüstrinin ulaştığı büyüklük bile dünyadaki tüm açlık sorununu çözmeye yeterken. Dünya doğal ve ekonomik kaynaklarının insan nüfusunun katlarca fazlasını beslemeye yettiği bu ortamda, dünya üzerinde 171 milyon çocuğun yetersiz beslenmeden dolayı ölüm döşeğinde olmasına ne diyecekler peki? Modern zamanlar mı? Belki körler diyarı daha uygun olur. Çünkü insan, özeleştiri yapmak, kalabalıklardan sıyrılmak, hayat standartlarından fedakârlık etmek yerine görmemeyi öğrenmeyi tercih eder.Peki, nedir insanın görmemeyi tercih ettiği şey? Herkes çocukların açlıktan öldüğünü görmekten üzüntü duyup, iyiliklerini istemiyor mu? Ama aslında iyi olmak kolaydır, zor olan adil olmaktır. İyilik, içinde adalet olmadığında hiçbir kalıcı davranış değişikliği yaratmaz. Gerçekte bu insanlık trajedisine sebep olan, kişinin kendisinden daha fazla düşüneceği hiçbir değer üretemeyen hâkim kültürün yarattığı adaletsizlik ve onun yan etkileri. Bu hâkim değerlerin şekillendirdiği yaşam tarzıyla dünyanın bir kısmı, ihtiyaçlarından çok fazlasını tükettiğinde, bunu karşılamak için yapılan aşırı üretim, doğal dengenin bozulmasına ve mevsimsel değişikliklere yol açıyor. Bu da dünyanın başka bir coğrafyasındaki çocukların ölmesine sebep olan kuraklığı yaratıyor. Yani ihtiyacınızdan çok fazlasını tükettiğinizde, dünyanın başka bir yerindeki insanlar hayati ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geliyorlar. Böylece gerçek globalleşme, aynı zamanda dünyanın bir kısmının aç gözlülüğünün bedelini, diğer bir kısmının ödemesi demek.Bu durum ancak güçlü bir adalet duygusuyla çözülebilir. Fakat bu trajediyi çözecek hiçbir uluslararası anlaşmanın hayata geçememesinin basit bir sebebi var. Çünkü liderler, onları seçen kamuoyunun kendilerinden beklentisinin adil olmaları değil, ne pahasına olursa olsun hayat standartlarını kollamaları olduğunu iyi biliyor ve ekonomilerinin zarar görmemesi adına bir şey yapmamayı tercih ediyor. Sonuçlardan ise kimse kendini sorumlu tutmuyor. Ancak insan bazen ne yaptığından değil ne yapmadığından daha çok sorumludur.Böylece çoğunluk adil olmak yerine, çok daha kolay ve rahatlatıcı olduğu için iyi olmayı tercih eder. Çünkü insan kendisine sorumluluk yükleyecek her düşünce biçimini, bilinçaltında şiddetle reddetmeye çok eğilimlidir. Diğer yandan büyük bir çoğunluğun böyle davranıyor olması sanılanın aksine ahlaki sorumluluğu azaltmaz sadece körlüğü artırır. Gözler ve yürekler körleştiğinde de trajediler sıradanlaşır. Böyle körlük dönemlerinde suyun dışından bir mesaja ihtiyaç vardır. Tarihin bu dönemlerinden birinde, İslamın kutsal kitabı küçük kız çocuğunun hangi suçtan dolayı toprağa gömüldüğünün sorulacağı günü haber verdiğinde, bu mesajın muhatapları ne bir hüküm gününün varlığının ne de yaptıkları şeyin korkunçluğunun farkındaydılar. Bugün de aynı kız çocuğunun hangi suçtan dolayı açlıktan öldüğünün sorulacağı bir güne olan inancın vicdanları beslemesine ihtiyaç var. Çünkü masum ruhların büründüğü bu küçük bedenler insanlığa kutsal bir sorumluluk yüklüyor. İnsan kabul etsin ya da etmesin. Ancak aynı zamanda, bu olayların yaşandığı coğrafya, sosyal adaleti ve bir insanı öldüren tüm insanlığı öldürmüş gibi olur cümlesi ile insan hayatının kutsallığını yücelten bu dinin çağrısına yüzlerce yıldır muhatap. Oysaki aynı coğrafyada açlıktan ölen çocukların sayısıyla, inşa edilen gökdelenlerin yüksekliğinin yarattığı tezat, bu mesajların ilk indiği gün kadar güncel olduğunun çarpıcı bir göstergesiAslında sorun çocukların açlıktan ölmesi değil. O bir sonuç. Sorun yarattığımız ve bilinçaltımızda kök salan hâkim değerlerde. Bu trajedi bir şekilde çözülse bile, hâkim kültür başka bir trajediye yol açarak kendini farklı insanlık suçları ile ifade etmeye devam eder. Değerlerimizin ve seçimlerimizin sonuçları kendini, olayların diliyle (yani lisani halle) sürekli hatırlatır.Aslında yüzleşmemiz gereken, her sabah dünyaya bakıp kendimizi görüyor olmamız. Bu nedenle Dünya neden böyle? diye sormanın bir anlamı yok. Çünkü biz böyleyiz. Gördüğümüz şey, kendi ellerimizle yaptıklarımızın sonuçlarından başkası değil. Dünyada holografik bir şekilde bunun mükemmel bir aynası ve aslında hakkında konuştuğumuz şey kendi aksımızdan başkası değil. Eski bir Roma tapınağının üzerinde mea culpa yazar; Benim suçum. İnsanlık tarihinin yaşadığı en büyük bolluğun içinde çocukların açlıktan öldüğü bugün, dünyadaki mabetlere yazmak için en uygun mesaj bu olsa gerek. Öz eleştiri yapabilmek, yaratıcının üzerine yemin ettiği kadar büyük bir erdem, özellikle körler diyarında. Kendini kınayan benliğe ant olsun.
E-BÜLTENİMİZE KAYIT OLUN
Copyright © 2005-2015 PEBEV Perakende Bilgi Evi
designed by nette interactive