Eklenme Tarihi : 15 Mart 2012 Perşembe
Gürkan Sekmen

İnsan cennetten nasıl düşer?

İnsanlık tarihinin en eski hikâyesi Âdem ve Havvanın cennetten kovuluşudur. Zaten insanın hikâyesi de onlarla başlar. Peki, bu ilk hikâye modern insana ne ifade eder? Bir mit olması dışında genellikle hiçbir şey... Çünkü o kadar eski ve klasiktir ki, kesinlikle bu güne dair hiçbir şey söylemez.


Ancak insanlık seyahatimiz, üstünden çok zaman geçse de, başlangıçtan çok uzakta olmayabilir mi? Acaba bu seyahat, sanılanın aksine doğrusal değil, dairesel mi? Yani hangi okyanusu açılırsak açılalım, hep aynı kıyılara mı varıyoruz? Sadece dekorlar mı değişiyor? Bu hikâyedeki sembolizm hiç olmadığı kadar günümüze bakıyor olabilir mi? Bu sorulara cevap vermek için öncelikle modern zamanlara biraz göz atalım.Geçen yüzyılda insan, yavaş yavaş tüm kültürünü şekillendiren iki önemli şeyin farkına vardı: Ölçek ekonomisi ile ne kadar çok üretirse o kadar ucuza mal edebileceğinin ve sınırlı ihtiyaçlarına karşılık, sınırsız ihtirasları olduğunun. Yani insan ihtiyaçtan çok, itibar için tüketiyordu ve itibar arayışı sınırsızdı. Böylece, bu endüstriyel üretim modeli ile bu egosantrik davranış modeli birleşince, sınırsız mutluluk vaadi ile kapitalizmin bir salgın gibi yayıldı. Tüketerek mutlu olacağına inanmak, eski kuşakların öğrendiği, ama yeni kuşakların içine doğduğu bir kültüre dönüştü.Sınırlı ihtiyaç, sınırsız ihtiras Ancak ortaya cevaplaması zor bir paradoks çıktı: Hayat standartları her gün artarken, neden insanlar daha iyi hissetmiyor? Hatta yapılan birçok araştırmanın sonucuna göre, giderek daha da mutsuz oluyorlar. Zaten tüketilen antidepresan miktarının artışından da bu rahatça anlaşılıyor. Antidepresanların yüzde 85i gelişmiş ülkelerde kullanılıyor.Oysa bu gelişmiş ülkelerde üretim kapasitesi, gelir düzeyi, ortalama yaşam süresi, hayat standartları vesaire son 50 yılda istikrarlı bir şekilde yükseldi. Örneğin, ortalama bir marketteki referans ürün sayısı, hayatı devam ettirmek için 200ü bile yeterken, 4 binden 40 bine çıktı. Ortalama yaşam süresi 41den 77e yükseldi. Eskiden zenginlik göstergesi olan şişmanlık bile, artık günümüzün veba salgını gibi. Hatta tam tersi düşük gelir gruplarında daha yaygın. Aynı yıllarda Amerikan rüyası herkesin bir evinin ve arabasının olmasıydı. Bugün ise bu, rüya ya da lüks değil, basit bir standart. Kısacası yaşamın her alanında ibre yukarıyı gösteriyor. Kişi başına düşen gelir, araba sayısı, metre kare, eğitim düzeyi... Sonuçta dünya 1920lerde olduğundan yaklaşık 100 kat daha fazla ekonomik büyüklüğe ulaştı ve tüm geçmiş nesillerin toplamından daha fazlasına sahip oldu, mutluyum diyen insan sayısı düşerken!Bu paradoksun temeli belki de, mutluluk dağıtan sistemin yarattığı yeni zihin haritalarımızda yatıyor; Çünkü bu ekonomik patlamanın düşünce biçimimizi de yeniden dizayn etmesi kaçınılmazdı. Örneğin 1930larda Londrada insanlara en çok neye güvendikleri sorulmuş. Birinci sırada Tanrı var. Parlamento ve kraliyet ailesi de ilk sıralarda. Yani inançlar ve kurumlar. Aynı soruyu 1990larda sorduklarında, birinci sırayı ben alıyor. Daha sonrada markalar yer alıyor, genellikle araba markaları. 21inci yüzyılın tek izmi: Egoizm Bu sonuç şöyle yorumlanabilir; 20nci yüzyılda insanlar kendilerini, ait hissettikleri kurumlar ve izmlerle tanımlarlardı. 21 yüzyılda ise geriye tek bir izm kaldı: Egoizm! Böylece insanın sürekli yanıt aradığı nasıl mutlu olurum? sorusunun cevabı da şekillenmiş oldu. Tüketerek farklı ve saygın olmak, kimsenin tüketemediği şeyler tüketerek diğerlerinden ayrışmak, kendini tükettiklerinle tanımlamak, farklı ve itibarlı olmak. Yani okşanan egonun verdiği, kendini özel hissetme hazzı. Ancak bu zihin haritası içerisinde yaman çelişkiler barındırıyor. Örneğin herkes farklı olmak için tüketince, insanlar farlılaşacaklarına giderek birbirlerine daha çok benziyorlar. Eşsiz olmaya çalışan kopyalar gibi. Bu yarış, aynı zamanda ilişkilerin kalitesini de düşürüyor. Diğer yandan, güvence ve itibar için sahip olunanlar, onları kaybetme korkusunu da beraberinde getiriyor. Çünkü kim olduğunu, neye sahip olduğun belirliyor ve onları kaybetmek demek, benliği ve kimliği de kaybetmek demek. Yani sahip oldukların, senin sahibin oluyor! Diğer yandan nüfusunun 6 kat fazlasının bile ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek olan dünya doğal kaynakları, ihtiyaçlarının değil ihtiraslarının emrinde olduğu için, büyük bir hızla tükeniyor. İnsan kendi yaşam alanlarını tükettikçe de, gelecek endişesi artıyor. Sonuç olarak, sonsuz mutluluk vaat eden yaşam tarzı, mutsuzluğun altın formülüne dönüşüyor. Sahip olduklarınla asla yetinme, ama onları kaybetmekten sürekli endişe et. Bu kısır döngü içerisinde insan, mutlu olmak için asla yeterince şeye sahip olamıyor.Bunun Âdem ve Havvayla ne ilgisi var derseniz, tam yerine gelmiş oluruz. Onlar cennette ihtiyaçları olan her şeye sahipken, sahip olmadıkları tek bir şeye gözlerini diktiler: Yasak ağaca. Hırsları cennette olduklarını unutturdu ve onun değerini takdir edemediler. Böylece cennetten düştüler. İnsan da aynı genetik mirasla, sahip olduklarını göz ardı edip, tüketim kültürünün hipnozu ile mutluluğu sahip olmadıklarında arıyor. Aç gözlülük ve ego, teşekkür ve tatmin duygusunu yok ediyor. Modern insan mutluluğun aslında, ne kadar çok şeye sahip olduğuyla değil, sahip olduklarının ne kadar değerli olduğunu anlamasıyla ilgili olduğunun farkına varamıyor. Böylece mutsuz ve şükürsüz insan cennetten düşüyor.
E-BÜLTENİMİZE KAYIT OLUN
Copyright © 2005-2015 PEBEV Perakende Bilgi Evi
designed by nette interactive