Eklenme Tarihi : 08 Ocak 2014 Çarşamba
Gürkan Sekmen

Gayri safi milli mutsuzluk - 2

Geçen yazımda iş yerindeki mutsuzluğun bir şirkete maliyetinin ne kadar yüksek olabildiğinden bahsetmiş ve sormuştum. “Acaba sizin şirketinizin gayri safi milli mutsuzluğu ne kadardır?”. Tabii bu soru otomatikman şu soruyu da getiriyor: Acaba iş yerindeki mutluluğu yaratmanın yolu nereden geçiyor? Yoksa boşu boşuna Elderado’yu mu arıyoruz? Cennet AŞ diye bir yer yoksa hepimiz mesai mahkumları mıyız? Mesai sonrasındaki hayatımızı finanse etmek ve yükümlülüklerimizi yerine getirmek için, hayatımızın önemli bir kısmını, aynı sıkıcı ve rutin işleri tekrar tekrar yaptığımız iş yerlerinde mi geçirmek zorundayız? Kar maçları değil, okulları ve iş yerlerini tatil etsin diye mi umuyoruz?


Bu soruların cevapları bende var diye iddia etmiyorum. Ama bu konu ile ilgili güzel bir hikaye biliyorum: Kasaba meydanına doğru yürüyen bir adam, meydanın orta yerinde çalışan iki tane duvar işçisiyle karşılaşır. İkisi de tuğlalardan duvar örmesine, yani tümüyle aynı işi yapmasına rağmen, gözle görülür bir şekilde bunlardan bir tanesi pür neşe, diğeri de son derece mutsuz görünmektedir. Adam bu durumu merak eder ve bu duvar ustalarına nedenini sormaya karar verir. Mutsuz görünenin yanına yaklaşır ve sorar. “Burada ne yapıyorsunuz? “ Adam görüntüsünden beklenen bir cevap verir; Kör müsün? Duvar örüyoruz. Görmüyor musun? Adam her sağduyulu kişinin yaptığını yapıp mutsuz duvar ustasından uzaklaşır ve neşeli görünenin yanına yaklaşarak aynı soruyu sorar. Bu defa aldığı cevap oldukça farklıdır. Burada bir katedral inşa ediyoruz.  

Acaba mutluluk bu hikayenin içinde saklı olabilir mi? İki duvar ustasından, tümüyle aynı işi yapmalarına rağmen,  birini son derece mutlu diğerini ise mutsuz eden şey nedir acaba? Bana sorarsanız yaptıkları şeye yükledikleri anlam. Bir tanesi işine tuğlaları üst üste koyma dışında hiçbir anlam yüklemezken diğeri kendini son derece değerli bir misyonun bir parçası gibi hissediyor: Yaptığımız bu eser yüz yıllar boyunca insanların yaratıcılarına yaklaşmalarının ve onunla bütünleşmelerinin mekanı olacak ve bende bunun bir parçasıyım.

Sanırım aslında bu iş dünyasındaki mutsuzluk salgınının özünde yatan bu anlam krizi; yaptığımız işleri anlamsız, tekrarlanan sıkıcı rutinler olarak görüyor olmamız ve hayat amaçlarımızla yaptığımız işin paralelliğini kuramamamız.  Acaba biz iş sonuçlarını gerçekleştirdiğimizde aynı zamanda hayatımızdaki hangi hedefleri de gerçekleştirmiş oluyoruz. İş hayatındaki başarının, bir çalışan olarak, terfi etmek ve zam almak dışında bir anlamı var mı? Ya da bir patron olarak kurduğumuz işin başarısı, daha itibarlı ve zengin olmak dışında bir anlam içeriyor mu?

Bunlar da zor sorular. Ama biz yetişkinler genellikle tüm cevapları bildiğimizi düşünürüz. Oysa ki, belki de doğru soruları sormaya bile başlamamış olabiliriz. Bu zor soruları sormaktan kaçtığımız zamanda ortaya traji-komik örnekler çıkabiliyor. Nasıl mı?

Geçen gün büyük bir perakende zincirin akademisine eğitim verirken mağaza müdürlerinden biri bir örnek verdi. “i-Phöne çıkalı bizdeki işten ayrılmalar arttı” dedi. Ne ilgisi var deyince “çünkü gençler i-Phone parası biriktirene kadar çalışıyorlar. Sonra da ayrılıyorlar” dedi. İşlerine yükledikleri anlam açısından çok trajik bir örnek…

Zavallı perakendemiz ve zavallı gençlik.

E-BÜLTENİMİZE KAYIT OLUN
Copyright © 2005-2015 PEBEV Perakende Bilgi Evi
designed by nette interactive