Eklenme Tarihi : 18 Haziran 2012 Pazartesi
Vedat Diriker

Dersimiz huzur, amacımız kâr

Öyleyse neden herkesin huzurunu kaçıran, personelin her sabah bıkkınlıkla yataktan kalkıp gerginlikle evden çıkmasına yol açan, insanları neredeyse işinden nefret etme noktasına getiren yönetim biçimlerini ısrarla savunuyor ve böyle davranmakla sözüm ona şirketi koruyan yöneticileri baş tacı ediyor patronlar?


Hele hizmet sektöründe, hele perakendede, hele market, mağaza idaresinde, neden yüzü gülmeyen kasiyerler, müşteriye Niye buradasın? ifadesiyle bakan tezgâhtarlar, her hareketinde, aslında her mimiğinde aynı hoşnutsuzluk ve Akşam olsa da gitsem ifadesi okunan çalışanlar üretmeye devam ediyoruz? Hatta bu üretimi besleyen kanalları genişletiyor, bu kanallara su taşıyanları da ödüllendiriyoruz. Neden? Eğitimler sırasında Benim için en önemli şey çalışanların huzuru, mutluluğu ve güler yüzüdür; satış ondan sonra gelir diye söze başladığımda, başka bir dünyadan gelmişim gibi bakıyor bana salondakiler. Bunu nasıl bir kâr hedefiyle, nasıl bir bencillikle, nasıl iflah olmaz bir en iyi olma ihtirasıyla yaptığımdan habersizler. Onların bihaber olmasının çok önemli nedenleri var, dolayısıyla beni ciddiye almalarının önünde çok önemli engelleri. Her şeyden önce söylediklerimi bilgi olarak kabul etmiyorlar; uygulamada bunu yaşama ya da bir örneğini görme şansları olmamış, tamam. Ama ben bunları söylediğimde, patronlar da bana inanmıyor. İşte bunu anlamıyorum. Sorsan, herkes aynı şeyi istiyor dükkânında, marketinde: Müşteriye iyi davranılsın, personel güler yüzlü olsun. Çalışan kendini evinde hissetsin ki içeriye girene de o duyguyu versin. İyi de herkes her zaman hem ikiyüzlü hem güler yüzlü olamaz ki! Ücretlerinden çalındığını, sosyal haklarının gerçek rakamlarla bildirilmediğini, haklarının zamanında ve tam olarak ödenmediğini bilerek, patronun ve onun temsilcisi sıfatıyla ortalıkta gezinenlerin hışmına uğramaktan an be an korkarak, işten atılma endişesini her sabah işe gelirken duymaya devam ederek mi gülecekler, nasıl olacak, gülmek o kadar kolay mı? Hem o kadar zor mu yahu çalışanların yüzünü güldürmek, onların huzur içinde çalışmasını sağlayacak koşulları hazırlamak? Onlara saygı duymak, hoşgörü göstermek, onları dinlemek, öneri ve şikâyetlerini dikkate almak... Onları önemsemek ve ne kadar önemli olduklarını belli etmek, yani onları görmek, o kadar zor mu? Bırakın çalışma arkadaşlarımızı dikkate almayı, çalışanlara herhangi bir demirbaş için gösterilen özenin bile gösterilmediği anlayışlara, uygulamalara şahit oluyorum hayretler içerisinde. Yasal düzenlemeye uygun mesai saatlerine, izin haklarına, adaletli bir yükselme sistemine, toplasanız, toplam giderler içinde bindelerle ifade edilecek miktarları geçmeyen diğer sosyal haklara kayıtsızlık, ben diyeyim diz boyu, siz deyin servi boyu. Hepsini geçtim, yedikleri yemeğin kalitesine (kalitesizliğine mi demeli yoksa), onu da geçtim, o üç kuruşluk yemeği yerken bulundukları ve yarım saat nefes alabilecekleri ortamların düzenlenişine (düzenlenemeyişine mi demeli yoksa) ne demeli? Adına yemekhane denen ama ne masasına, ne sandalyesine, ne tabağına çanağına özen gösterilen, o insanı yemekten soğutan ortamlara... Uzun yıllar sendika danışmanlığı yaptım, çalışanların hakları için nasıl mücadele verildiğini yakından izledim. Onlarca yıl geçti aradan ama bakıyorum da perakende gibi lokomotif sektörlerde bile bir arpa boyu yol gidememişiz. Mümkün olduğunca çok market geziyor, piyasayı yakından takip ediyor, çalışanlarla ve çalıştıranlarla sohbet etmeye vakit ayırıyorum. Ne zaman bir marketin ofisinden, deposundan içeri kafamı uzatsam, ne zaman bir personelin derdini sorsam ya da ne zaman bir patrona Bugün çalışanların için ne yaptın? diye sorsam, cevaplar ve manzara değişmiyor. Hele bir de işler kötü gitmeye görsün; her patronun ve sistemin doğal çalışma akışı içinde geliştirici bir gelenek olması gereken tasarruf anlayışı, Çalışanın neyinden kessek de, neyi daha az ödesek de o para cebimize kalsa? sorusunu sorduran sinekten yağ çıkarma anlayışına dönüşüveriyor. Sistemi geliştirici, verimliliği artırıcı, o gün için maliyet gibi görünen ama gelecekte şirketi kurtaracak onlarca fikre dudak bükülürken, incir çekirdeğini doldurmayacak getiriler uğruna çalışanlar küstürülüyor. Güç bela elde edilen huzur da yerini işini kaybetme korkusu altında ezilen çalışanların ruhuyla beslenen bir korku filmine bırakıyor. En kötüsü de ne biliyor musunuz, bu yazdıklarımı kimse üstüne almıyor. İşlerin böyle gitmeyeceğini, er geç sektörün konsolide olacağını ve onca toz dumandan sonra geriye kalanın, yalnızca satış rakamlarına ya da yatırımcısının gücüne dayananlar değil, çağdaş personel politikaları uygulayarak şirketle birlikte onu var eden çalışanın geleceğini de düşünenler olacağını görmemiz gerekiyor. İşin yalnızca ticari boyutu değil, etik boyutu da bunu gerektirmiyor mu?

E-BÜLTENİMİZE KAYIT OLUN
Copyright © 2005-2015 PEBEV Perakende Bilgi Evi
designed by nette interactive