Eklenme Tarihi : 01 Mayıs 2014 Perşembe
Dilara Kızılçay

Bu yaşamda ne kadar varsın yabancı!

Hayatımızı; yetişme şeklimiz, ailemizin değer yargıları, bizim değil ailemizin bile farkına varmadığı bilinçaltı inançlar belirliyor. Ta ki biz kontrolü ele alana kadar.


Ne zaman mı ele alıyoruz bu kontrolü? İşler ters gittiğinde, öğrendiğimiz metotlar hayatla başa çıkmada işimize yaramadığında işte o zaman, “Nerede hata yapıyorum” diye sormaya başlıyoruz. Bu soru ister istemez “Neyi değiştirmeliyim?” sorusu ile beraber düşüyor zihnimize. Değişim kelimesine odaklandığımızda ve biraz araştırdığımızda, kitaplar okuduğumuzda ve bunu kendimiz yapamayacağımıza inandığımızda psikologların kapısını çalıyoruz.

Hayatımızda bir şeyleri değiştirmek için algımızın ve davranışımızın değişmesi gerektiğini öğreniyoruz. Her zaman söyleyebildiğimiz “ama” kelimesinin bizi yavaşlattığını, önümüze engel olduğunu fark ettiriyor psikologumuz. Değişim “An”da başlar. Gelecekte ya da geçmişte değildir değişim. Bu an’a odaklandığınızda ve an’da farklılık oluşturduğunuzda tüm hayatınız kelebek etkisi gibi değişmektedir. An’da farkındalık ne demektir? Bir saniyenizi büyüteç altına alarak yaşamanız anda kalmanızı sağlar. Örneğin kendimize genelde sormayı unuttuğumuz “Ne hissediyorum?” sorusunu sıklıkla sormaya başladığımızda, hislerimizin farkına varmaya başlarız. Peki, o anda hissettiğimiz duyguyla 1 dakika sonraki o anda hissettiğimiz duygu aynı mıdır? Eğer değiştiyse ne oldu da değişmiştir? Yok eğer değişmediyse ve biz hissettiğimiz duygudan memnun değilsek ne oluyor da aynı duygu devam ediyor? Biz bu duygudan kurtulmak için neler yapıyoruz, yoksa kendi hayatımızdaki olan bitene seyirci miyiz? Hiç farkına bile varmadan bir sürü duygu tetikleyicisi ile beraber yaşıyoruz ve sonra günün sonunda baş ağrıları ve mutsuzluklar yaşadığımızda, tek tek yakalanmamış bir sürü olumsuz duygunun toplamıyla karşılaşıyoruz. Ne olduğunu bile anlamadan, neye müdahale etmemiz gerektiğini bilmeden.

Bir şeyi değiştirmek için önce fark etmek, sonra yüzleşmek, sonra değiştirmek gerekir. Yüzleşemediğiniz gerçeğinizle başa çıkamazsınız. Yüzleşmek içinde anda kalıp, kendimizi seyretmek, gözlemlemek yani farkına varmak gerekir.

Farkına varmak için kendimizi gözlemlemeye başladık diyelim, ne göreceğiz? Öncelikle, hissettiklerimizi yakalamak meselesi var ki, kendimize yıllarca sormadığımız.

Farkına varmak için kendimizi gözlemlemeye başladık diyelim, ne göreceğiz? Öncelikle, hissettiklerimizi yakalamak meselesi var ki, kendimize yıllarca sormadığımız bu sorunun cevabını hemen vermek genelde hiç de öyle sanıldığı gibi kolay olmuyor. Örneğin “sıkılıyorum” duygu kelimesini ya da  “üzüldüm” kelimesini dediğimizi varsayalım. Peki, birçok farklı durum ve olayda aynı duygu kelimesi ile kendimizi ifade etmeye kalkıyorsak, her duygumuzu yakalayabildiğimizi söyleyebilir miyiz? Örneğin “üzüldüm” dedik diyelim. Üzüntü oluşturan olaylar silsilesini görebildik mi? Tepki veremediğimize mi üzüldük, hayal kırıklığına mı üzüldük, hakkımız yendiği için mi üzüldük, kalbimiz mi kırıldı… Bir kişinin üzüntü duygusunu hissetmesi için daha birçok sebep sayılabilir. O zaman “üzüldüm” demek, farklı 'an'larda olan farklı duyguların toplam sonucudur. Sonucu doğru ifade edebiliyoruz ama bizim gözlemimizi biraz daha keskinleştirip detaylarını da yakalamamız gerekli. Mecbur muyuz? Eğer değişim istiyorsak, “evet mecburuz”. Yıllar içinde oluşmuş yapıyı tanımak zorundayız, kişisel gelişim için farkındalık şarttır. Seansların yapı taşı farkındalıktır. Bunu görmezden gelerek seanslara devam etmek kişinin kendini kandırmasıdır.

Bizler kendi tiyatro sahnemizde kendi yazdığımız senaryoyu oynuyoruz ya da en azından çoğumuzun yapmaya çalıştığı ama bazılarımızın başarabildiği bir şey bu. Çünkü duygularımızın farkında olmadığımız ve onların arkasında durmadığımız bir hayat sürdüğümüzde, kararları başkaları bizim için aldığında ve bizim hayatımızda önde başkaları olduğunda, onların değerleri, onların üzüntüleri ve mutluluklarına bağlıysa hayatımız, işte o zaman, kendi sahnemizde figüran rolünde kalıyoruz. Hayatımız bizim kontrolümüzde olmamış oluyor. Genelde kimseyi kırmamak adına “hayır” diyemeyen kimselerin hayatlarına indiğimizde bunu sıkça görüyoruz. Kendi hayatında esir kampında kalan kişi mutsuzdur. İşte o esareti yıkmak için “hayır” dediğinde hissettiği tüm vicdan azaplarını anlaması gerek kişinin. Kendine ne kadar az değer verdiğini görmesi, aslında çevresindeki insanların sevgisinden ne kadar beslenmeye çalıştığını fark etmesi gerek. 'Hadi fark ettim işte ne olacak?' dediğinizi duyar gibiyim. Yok, öyle kolay değil maalesef. Beynimizin sol lobunun kolayca mantık analizi ile kabul ettiği durumun sağ lob tarafından algılanması ve içselleşmesi biraz zaman alıyor.

Kendimize saygı duyuyor muyuz? Saygı duyduğumuzu nasıl anlarız? Kendi iç sesimize kulak veriyor muyuz, yoksa bizi güçsüzleştireceğinden korktuğumuz için görmezden mi geliyoruz? İç sesimizi dinlemek ne demek. An’daki duygusal farkındalık bizim o sesi duymamızı sağlayan yegane anahtarımız. Kendimizi nasıl ihmal ediyoruz? “Ne hissediyorum?” sorusunu günde 50 kez kendinize sorun diye bir öneri getirsem, bunu kaçımız yaparız acaba? İş, güç çoluk, çocuk, kendimize 50 kez yani toplam 50 saniye bu soruyu sormayı unutturdu mu? İşte kendimize ve duygularımıza verdiğimiz değer... Ben danışanlarıma mutlaka veriyorum bu çalışmayı, kendine günde 50 saniye ayırmayı unutanların kendilerini unuttuklarını farkına vardırmak da, farkındalık çalışmamızın önemli bir kısmı. Siz ne durumdasınız, kendi iç sesinizi duygularınızı günde kaç kere sorabileceksiniz kendinize? Neler, nasıl mani olacak bu soruyu sormanıza?

E-BÜLTENİMİZE KAYIT OLUN
Copyright © 2005-2015 PEBEV Perakende Bilgi Evi
designed by nette interactive