Eklenme Tarihi : 06 Mart 2013 Çarşamba
Vedat Diriker

Bilmiyor ama bilmiyor bilmediğini

Geçen ay, discount’ta başarısızlığın garantili yollarını yazmaya başlamış ve devam edeceğimi söylemiştim. Ama başarı, başarısızlık konusu beni başka yerlere getirdi. Şimdilik buna ara veriyorum ve sizi felsefe üzerinden biraz düşünmeye çağırıyorum


Beni bazı şeyleri yeniden sorgulamaya götüren bir dörtlüğü, iş hayatımın son iki yılını yollarda geçirmeme neden olan İran operasyonumun da etkisiyle, bir Fars dörtlüğünü paylaşarak:

O ki, bilmiyor ama biliyor bilmediğini; çocuktur, onu eğitin/yetiştirin. 

O ki, bilmiyor ama bilmiyor bilmediğini; cahildir, ondan uzak durun. 

O ki, biliyor ama bilmiyor bildiğini; uykudadır, onu uyandırın. 

O ki, biliyor ama biliyor bildiğini; bilge kişidir, onu izleyin.

Kendini bilmek ya da bilmemek, yaşadığımız mahalleyi, çalıştığımız işyerini, yürüdüğümüz yolu, bindiğimiz otobüsü, yemek yediğimiz lokantayı ve daha ne kadar çok şeyi çekilmez hale getirebilir ya da tam tersi ne kadar güzelleştirebilir değil mi? Şu bilmeyen ama bilmediğini de bilmeyenlerin yerini, en azından bilmediğini bilenler alsa ya da bildiğini bilmeyenler. Ama ne yazık ki, bilmeyenler ve bilmediğini de bilmeyenlerle kuşatılmışız. Bilmediklerini gözlerine soktuğunuz halde kabul etmeyenler ve bile bile bilmediğinin üstüne gidenlerle.

Felsefi bir konuyu fazlaca güncele taşıdığımı düşünenler olabilir. Hayat aynı zamanda kendini ve neyi bilip, neyi bilmediğini öğrenme macerasıdır. Kendini bilmek, elbette ki bu sayfalara sığmayacak kadar derin bir mesele. Ama mesele bilmek olunca ve meselemiz cehaletle kuşatılmışlık olunca ister istemez kendimi bunun içinde buldum.

Üstelik kendini bilmezlik ifadesiyle bu felsefi yaklaşımı, çoktan dilimize pelesenk etmiş bir milletiz zaten. “Kendini bil” diyor eskiler. Çok sık kullanırız bu ifadeyi. Babalar çocuklarını, öğretmenler öğrencilerini, müdürler personelini azarlarken kullanır: Kendini bil! O kadar kolay olsaydı keşke. Ama kendini bilmek yolunda nerede olduğunu ve ne olmadığını bilmek o kadar da cevaplamaktan korkulacak kadar zor olmamalı. Buna cevap aramak yerine bilmediğini de bilmeyecek kadar cehalete mahkûm olmak ne yazık.

Kendini bilmekten o kadar uzağız ki. Kendimizi bilmek bir yana ayaklarımız havada ve herkesin ve her şeyin üstündeyiz. Sanırım insanımızın en önemli hasleti cesaretse en önemli zaafı da cehaletle kuşatılmış bir cesaret. Cesaretten çok cüretkarlıkla ifade edebileceğimiz bir durum. İnsan ilişkilerinde, politikada, ticari hayatta sürekli başımızı duvara vuruyor oluşumuz başka nasıl izah edilebilir? Korkunç bir kendini bilmezlik... Bilgiyi, tecrübeyi, tarihi küçümseyip, kendimize ne olduğumuz sorusunu sormaktan köşe bucak kaçarak ilerleyebileceğimizi sanıyoruz. Ulaşamayacağını hayal etmek hayallerimizi ulaşabileceklerimizle kısıtlamaktan daha iyi olabilir ama kendimizi aşmak kendimizi bilmeden mümkün mü? Sahip olduklarını bilmeden daha fazlasına sahip olmak mümkün mü?

Kendini bilmek çabası her insanın kendi hazinesini ortaya çıkarmasını sağlayacak, eksiklerini, zaaflarını görmesini ve bunları tamamlama imkânını verecek, çevresiyle ilişkilerini düzenleyecek. Kendinde eksik gördüklerini fark ettiği anda bunları ilişkileri içinde gözleyerek alışverişe başlayacak. Daha çok dinleyip daha çok susmayı öğrenecek. Bilgiyi paylaşmaya hazır olacak. Futboldan, ekonomiden, ilişkilerden, tıptan, uçaklardan ya da Amerika’yı keşfetmekten bahsederken bilgiye ve geçmiş deneyimlere kulaklarını tıkamayacak. İnsanlarla daha sağlıklı ve daha saygılı ilişkiler içinde olacak. Eşiyle muhabbet eder, çalışanıyla tartışır hatta çocuğuyla oyun oynarken de dinleten, öğreten, buyuran olmayıp, öğrenmenin imkânlarını bulacak.

Daha çok dinledikçe daha çok öğrenecek, edindiği her bilgi kendini bilme yolunda kullanacağı bir zenginliğe dönüşecek. Yeter ki kabul etsin bilmediğini. Ama ne yazık ki en çok da bilmeyen ve bilmediğini de bilmeyenlerle çevrelenmişiz. Öyle komik duruma düşüyorlar ki… Şartlanmışlıkları, had bilmezlikleri, sosyal ya da ekonomik gücü akla tahvil edebileceklerini zannetmeleri onları komik duruma düşürüyor.

Bazen sosyal pozisyonu nedeniyle küçük gördükleri bir aklın, bazen küçük bir çocuğun gayet tabi zekâsının karşısında acze düşebileceklerini göremiyorlar. Ve içinde bulunduğumuz sistemlerin dayattığı açmazlar nedeniyle bazen bakıyoruz ki, hayatın pek çok sahnesinde de bunlar var. Bu kendini bilmezlik, bu cüretkârlık prim de topluyor çoğu kez. Hele tribünler, giderek bilgiye ulaşmaktan, sorgulamaktan, karşı durmaktan, en basit itiraz haklarını kullanmaktan alıkonulmuş kalabalıklarla doldurulmuşsa.

İş hayatım boyunca, bilmeyen ama bilmediğini bilen ve öğrenmeye çalışan çok arkadaşım oldu, elimden geldiği kadarıyla ben de onlarla birlikte öğrenmeye çalıştım. Bu öğrenme süreci önemli başarıları da beraberinde getirdi. Bilen ama bildiğini bilmeyen tanıdıklarım da oldu. Kendi hazinelerini keşfetmelerine yardım ettiklerim, aralarında bunu fark etmeyenler, reddedenler, kendilerini geliştirmeye direnenler de oldu ama hiçbirinden çekmedim, bilmeyen ve bilmediğini de bilmeyenlerden çektiğim kadar. Şanslıydım, bilen ve bildiğini bilen öğretmenlerle de çalıştım ve öğrenmeye gayret ettim. Hala da ediyorum.

E-BÜLTENİMİZE KAYIT OLUN
Copyright © 2005-2015 PEBEV Perakende Bilgi Evi
designed by nette interactive