Eklenme Tarihi : 02 Ağustos 2012 Perşembe
Vedat Diriker

Başarı, hırs, acımasızlık ve vicdan

Charlie Chaplin’in Büyük Diktatör filmindeki meşhur kapanış konuşmasında dediği gibi: “Bu dünyada herkese yetecek yer var. Ve toprak hepimizin ihtiyacını karşılayacak kadar bereketli.”


 

Piyasaya bakıyorum, Türkiye’ye… Görebildiğim kadarıyla dünyaya… Başarının, büyümenin, kazanmanın, sahip olmanın tanımını yapmaya çalışıyorum. Bir arkadaşım “Acımasız olmazsan başarılı olamazsın” diyor. Ben naif bir umutla ya da umutsuz bir naiflikle hiç bir acımasızlığın başarıyla son bulamayacağını anlatmaya çalışıyorum. Başarıyla acımasızlığı kol kola görmek bana göre değil. Çünkü inanıyorum ve hatta biliyorum ki içinde insanların mutluluğu, ideali olmayan hiç bir sistem başarılı olamaz. Her gün medya, ekranıyla, kâğıdıyla, sesiyle hatta sinemasıyla bile bize inceden inceden aksini bombardıman eder, dünyayı vahşi bir savaş alanına çevirmeye çalışıp bunun başarı olduğuna bizi inandırmaya uğraşırken, ben bu tuzaklardan beni koruyan kabuğuma sığınıyorum. Başımı kaldırdığımda beni çevreleyen kabuğun yine bu inançta insanlardan oluşmuş bir çember olduğunu görüyorum çoğu zaman. O zaman haklı olduğumu anlıyorum. Ama arkadaşım ısrarlı, bir bak diyor, büyük şirketlere, büyük ülkelere, kimler tarafından yönetiliyor. Büyümenin, daha fazlasına sahip olmanın yolu acımasızlık değil mi? O zaman konuşmamız biraz daha öze dönüyor. Bu önemli. Demek ki, başarıyla sahip olma hırsını ayırabiliriz en azından. Başarıyla daha çok kazanmayı da… Bu konu beni bazı başarı hikâyelerine götürüyor, bazı şirketlerin mucizevî başarı hikâyelerine.

Hemen hepsinin arkasında, asla IQ ile açıklanamayacak ama mutlaka derin bir EQ olduğu gün gibi açık bir mucizevî yan var. Bu beni biraz daha rahatlatıyor. Kuru aklın, sermayenin ve bu sermayeyi kışkırtan büyüme ve kazanma ihtirasının derinlerdeki duygusal zekâ olmasa bir arpa boyu yol gitmemiş olacağını görüyorum. Bunun olamadığı güdük hikâyelere bakıyorum, o kadar çoklar ki. Biraz sermaye, hatta oldukça büyük bir sermaye, biraz akıl ve çokça acımasız bir hırsla bir araya gelmiş ama ortaya çıkan şey, koca bir çöp yığını. Çünkü içinde insan yok. Ama başka hikâyeler de var. Acımasızlığın kol gezdiği hikâyeler. Bir şirket birken bin olmuş, kasalar, hazine sandıkları dolmuş. Haramiler, talan edilmemiş köy bırakmamışlar, daha fazlası diye bağırıyorlar; hepsi bana, hepsi bana diye kol geziyorlar. Daha fazlasına sahip olup, daha fazla kazanmak istiyorlar. Ve bakıyorum, daha fazlasına sahip olanlar da hep onlar. İşte o anda tartışmamız daha dramatik bir hal alıyor. Endişeleniyor ve sahip olmanın, acımasızlıkla ilişkisini bir ucundan keşfediyorum. Yine de bunu başarıyla ilişkilendirmemeye özen göstererek. Ve bu ne yazık ki acımasızlığın boyutlarını daha da genişletiyor ve sonuçları üzerinde bizi daha fazla düşünmeye zorluyor. Elindekini büyütmeye çalışırken, başkasının sahip olduğunu da onun elinden alıp kendi hazinesine katma hırsı ve toplumun bu büyümeyi başarı olarak tanımlama eğilimi içimizdeki acımasızı ortaya çıkartıyor. Hatta kötüyü ve kötülüğü… Kavga, giderek daha fazlasına sahip olmak isteyenle, elindekiyle yetinen arasında, hakkından fazlasını isteyenle, hakkına razı olan arasında sertleşiyor. Tabii kimin hakkının ne olduğunun nasıl belirleneceği de başka bir konu. Ben başarının biraz da hakkının ne olduğunu bilmek olması gerektiğini söyleyince, sanırım iyice romantik bir sayfada unutulmaya mahkumum. Bütün bunlarla ilgili dağarcığımı yokladığımda hatırladığım bir şey var ki yine umutlanmama yol açıyor. Bir dönem bir yerel marketin mağaza açma hızını tartıştığımızda, patron çok açık bir ifadeyle, “Ama o sokakta bizden önce oraya girmiş filanca market var, onların ekmeğine engel olmayalım” demişti. Bütün bu kör dövüşü içinde bataklıkta açan iyi bir şey... Dünya, bunun örnekleriyle dolu. Ama biz daha çok, bize acımasızlığı öğütleyen beyin yıkama altında büyüyoruz. Sofraya gelen tabağa ilk uzanan olmayıp genellikle ikram ederek yemeğe başlıyor ama arabaya binip yola çıktığımızda kavşağı bizden önce dönen bir araca tahammül edemiyoruz. Daha önde olmayı, başkasının hakkını gasp etmeyi, başkalarını küçümseyen bir kurnazlıkla kendimize yakıştırıyor, evlatlarımıza da bunu öğütlüyoruz. Benimse onlardan beklediğim yalnızca vicdanlı olmaları. Zekâyı insani değerlerden önde tutuyor, bizi, yakıtı hırs olan bir makineye çeviren, vahşi kapitalizm tuzaklarına düşüyoruz. Birbirimizin hakkını gasp etmekle birbirimize saygı göstermek de, aynen hakkına razı olmakla, hak yemek arasındaki ve aynen, vicdan ile acımasızlık, iyilikle ile kötülük arasındaki kavga gibi sürüp gidiyor. Bu kavga dünyayı biçimlemeye, zaman zaman insanlığı kötülüğe övgüler düzülen dönemlerden geçirmeye devam edecek. Bense insani değerlerin bu savaşı kazanacağı günlerin umuduyla yaşamaya…

Charlie Chaplin’in Büyük Diktatör filmindeki meşhur kapanış konuşmasında dediği gibi: “Bu dünyada herkese yetecek yer var. Ve toprak hepimizin ihtiyacını karşılayacak kadar bereketli.”

Hayatın bize çizdiği yol özgürlük ve güzelliklerle dolu olabilir, ama biz bu yolu yitirdik. Hırs insanların ruhunu zehirledi, dünyayı bir nefret çemberine aldı, hepimizi kaz adımlarıyla sefaletin ve kanın içine sürükledi. Hızımızı artırdık ama bunun tutsağı olduk. Bolluk getiren makineleşme bizi yoksul kıldı. Edindiğimiz bilgiler bizi alaycı yaptı; zekamızı ise katı ve acımasız. Çok düşünüyoruz ama az hissediyoruz. Makineleşmeden çok insanlığa, zekadan çok iyilik ve anlayışa gereksinimimiz var. Bu değerler olmasa hayat korkunç olur, her şeyimizi yitiririz… Artık dünyanın özgürlüğü için savaşalım, hırstan, nefretten ve hoşgörüsüzlükten kendimizi arındıralım.

E-BÜLTENİMİZE KAYIT OLUN
Copyright © 2005-2015 PEBEV Perakende Bilgi Evi
designed by nette interactive