Eklenme Tarihi : 10 Haziran 2013 Pazartesi
Vedat Diriker

Âkıllı ol!

“Akıllı ol!” diye, parmağını tehdit eder bir şekilde sallıyordu adam bir başkasına. Akıllı ol, yoksa yersin bacağına… Ya da kıstırıverirler bir köşede.


Akıllı olmak, bu durumda, güce biat etmek, tabi olmak ya da hiç yoksa susup yutkunmak anlamına geliyordu. En azından sallanan parmağın karşı taraftan beklentisi buydu. Çok ezici bir beklenti olmanın yanı sıra akla da saygısızlık eden bir beklenti sanki insan aklına.

Aklımız bize, bedensel bütünlüğümüzü, sağlımızı koruma, hayatımızı devam ettirebilme yeteneğimizi kaybetmeme yollarını fısıldarken bunu korkaklığa vardırmama noktasında da aynı aklı besleyen başka enstrümanlar giriyor oysa devreye. Doğruyu bulma, vicdan, merhamet, haksızlığa karşı çıkma, sosyal konumumuzu kaybetmeme ya da aynaya dürüstlükle bakabilme. Akıl, hemen hemen bütün topluluklarda ama özellikle de bizim gibi kendini yeniden ve yeniden ispatlama sınavına çekilen ya da çekilmiş gibi hisseden toplumlarda hep ciddi bir sınav verdi. Ya aklı kullanmaktan geri durduk ya da başkasının aklıyla iş yaptık. İş kendi aklımızı kullanmaya geldiğinde genellikle korkularımızın esiri olduk, akıllı olmak, o parmak sallayan adamın ve bundan korkan diğerinin zihinlerinde olduğu gibi, kendimizi ve toplumu ileri götürecek cesur adımların değil korkunun simgesi oldu.

Şimdi, cumhuriyetten beri ilk defa aklı, âkıl olmayı toplumu ileri götürecek bir cesaretin unsuru olarak kullanıyoruz. Burada, bu uygulamayı bir yöntem olarak gündeme getirenlere de şapka çıkarmak gerek. Hem 50 yıllık sorunun çözümü için aklı kullanmakta olduklarını tasdik ettiriyorlar hem de çözüm önerileri için âkıl olarak niteledikleri ve toplum içinde de bu nitelemenin ağırlıklı olarak kabul göreceği bir grubun desteğini almış oluyorlar. Çok akıllıca. Aklın bu şekilde kullanılması en azından derin bir saygı uyandırıyor. Ama yine bireylerin tekil akılları, âkıl insanların peşine takılmak isteniyor. Âkıl insanların makul önerileri bize doğru yolu gösteriyor. Umalım ki, Âkıl insanlar parmaklarını sallayıp bize, “Akıllı Ol!” demesinler. Ya da deseler bile, bu kez biz akıllı olmayı, âkıl insan olmak olarak algılayalım. Dileyelim ki, sorun hem âkıl insanların hem de tek tek bütün akılların karşılıklı müzakere edeceği, fikrini söyleyeceği, gerektiğinde fikrini, sonunda bu bir politik tercih ediş olacağına göre oyuyla belirteceği bir süreç içinde çözülsün. Aklımızı bu kez de âkil insanlara emanet etmeyelim. Akıllı olmak bir korkaklık sürecinin başlangıç ifadesi olmaktan çıksın ve toplum, aklını gerçekten, ilerlemeden, barıştan, cesaretten yana kullanmaya evrilsin. Akıllı insanlardan oluşan bir toplum olduğumuza şüphe yok. Sorunumuz her zaman bu aklı kullanma biçimimizle ilgili oldu. Toplumu, aklı besleyen bilgiden yoksun bırakmak, uzak tutmak, hatta bilgiyi ulaşıldığında acı veren bir kötülük kaynağı olarak göstermek iktidarların vazgeçilmezi oldu hep. Kitaplar yakıldı, kitaplar tutulandı, dergiler, gazeteler yasaklandı, yasaklanan yayınları bulunduranlar işkencelerden geçti. Bu yalnızca bizim ülkemize özgü bir zulüm de değildi. Bütün dünya tarihi bunun örnekleriyle dolu. Şimdi, bir şekilde kendi sorunlarımıza çözüm için aklı kullanmak, tarih ve siyasi tarih bilgimizi artırmak yolunda adımlar atılıyorsa ve sorunların çözümü için âkıla başvuruluyorsa bunu yalnızca bir hükümet etme oyunu olmaktan çıkartıp sorunlarına sahip çıkan bir toplum olma şansına çevirmek elimizde. Akıl, cesaretle yoğrulduğunda bir toplumun nasıl devrimsel dönüşümlere uğrayabileceğini Cumhuriyet tarihi ortaya koyuyor. Yine aynı soru, doğru mu yanlış mı sorusu saklı kalmak şartıyla, bütün dünya tarihinde bunun izlerini görmek mümkün. Bunun tersi bir akıl tutulması yaşandığında ise, nasıl bir toplumun, çağlar öncesine devrildiğine de tanıklık ediyor dünya tarihi. Akıl tutulması ya da akılsızlık ya da aklımızı, bizden daha ilerde, daha güçlü, daha bilgili, daha şu daha bu diye nitelediğimiz başka bir kişiye, gruba ya da her neyse emanet ettiğimizde bunun biz eve topluma geri dönüşü hep felaketle sonuçlanıyor. Bizden daha iyisini düşünüp yapmışladır dediğimiz ve her 10 kişiden 9’unun evet dediği bir anayasadan kurtulmaya çalışıyoruz o yüzden 30 yıldır. Ya da her 10 kişiden 9’unu evet dediği bir iktidar nasıl yıkıp geçti dünyayı. O zaman da sahnede aynı tutuk akıl vardı. Bütün toplumun aklını emanet almış, onlar adına karar veren ve verdiği kararları onlar için olduğuna ikna eden ve parmağını bütün bu akılsız (olduğunu düşündüğü) güruha bakarak “Akıllı ol!” diye sallayan o güç bir kez daha bunu yapmaya kalkarsa, bu kez biz haykırmalıyız aynı şekilde: Akıllı ol!

E-BÜLTENİMİZE KAYIT OLUN
Copyright © 2005-2015 PEBEV Perakende Bilgi Evi
designed by nette interactive