Tüketici Hakları Osmanlı`dan Miras - Ahilik

Her esnafının, vakıflara ve loncalara üye olduğu, döneminin en kapsamlı tüketici kanunlarının işlediği bir perakende geleneğine sahip olduğumuzu unutuyoruz

Eklenme Tarihi : 28 Kasım 2007 Çarşamba
tuketici-haklari-osmanlidan-miras-ahilik
Avrupa Birliği`ne uyum sürecinde hijyen, kalite standartları ve tüketici haklarından daha çok bahseder olduk... Oysa, her esnafının vakıflara ve loncalara üye olduğu, döneminin en kapsamlı tüketici kanunlarının işlediği bir perakende geleneğine sahip olduğumuzu unutuyoruz. Bir hatırlayalım dedik... Tüketici hakları ve tüketicinin korunması ile ilgili düzenlemeler son dönemde perakende sektörünün başlıca gündem maddelerinden birini oluşturuyor. Tüketici hakları aslında Türk insanı için yabancı bir kavram değil. Aksine tarihe göz atıldığında adalet temelleri üzerine dayalı Türk devlet geleneklerinde alışverişin her iki taraf açısından adil olması, merkezi otoritenin gücünün simgesiydi. Osmanlı ve Anadolu Selçuklular için bu konu daha da önemliydi. Çünkü İslam Dini`ne göre tebâ yani halk, sultan veya padişaha Allahın bir emaneti olarak verilmişti. Bundan dolayı özellikle Osmanlı Devleti`nin kuruluş ve yükseliş dönemlerinde tüketicinin korunması, önem verilen bir konuydu. Günümüzdeki tüketici derneklerinin işlevini yerine getirmek üzere İhtisab Müessesesi isimli kuruluş vardı. Genel olarak ticaret hayatını yönlendiren ve düzenleyen İhtisab Müessesesi, tüketiciyi korumak için pazarlardaki perakende satış fiyatlarını da kontrol altında tutuyordu. Aynı cins mallar kalitelerine göre fiyatlandırılıyor ve buna göre satışa çıkarılıyordu. Narh sistemi denilen fiyatlandırma politikasını genellikle kadı, esnaf temsilcileri ve şehir ileri gelenlerinden oluşan bir meclis tesbit ediyordu. Osmanlı`nın son yıllarına kadar geçerliliğini sürdüren serbest piyasadaki fiyat kontrolüne yönelik narh sistemi, İstanbul, Bursa, İzmir gibi batıdaki büyük şehirlerde işe yaramıştı. Fakat ulaşılması ve dolayısıyla denetlenmesi daha zor olan Anadolu şehirlerindeki ticareti bu kurumun yönlendirmesi zordu. O bölgelerde ticaret hayatının yönlendirilmesi ve halkın alışverişlerde zorluk yaşamamasını sağlayan Selçuklular`dan Anadolu Selçuklular`a onlardan Osmanlı`ya geçen yüzlerce yıllık Ahilik teşkilatı bulunuyordu. Anadoluda Ahiliğin kurulması ve köylere kadar teşkilatlanması devrin şartlarının gösterdiği siyasi, iktisadi ve sosyokültürel bir ihtiyaçtan doğmuştu. Esnafın tâbi olduğu Ahilik geleneği ve nizamları tüketicinin korunmasını sağlayan önemli prensipleri ortaya koyuyordu. Esnaf Teşkilatı Osmanlı Devletinde büyük kentlerde esnafın birinci derecede âmiri, kadılar ve muhtesiblerdi. Anadolu`da ise yetki sırasına göre şeyh, nakib, duacı, çavuş, yiğitbaşı ve kethüdâ gibi kişiler bu görevi resmi veya çoğu zaman geleneklere dayalı yollardan sürdürmüştü. Esnaf teşkilâtında şeyhin önemli bir yeri vardı. Nakibler ise esnaf üzerinde, şeyhden yani reislerinden sonra söz sahibi olan şahıslardı. Her esnafın ve özellikle de berberlerin son zamanlara kadar birer duacıları da olduğunu görüyoruz. Esnafın önemli meselelerinde tam yetkili merci olarak kabul edilen bir diğer âmirleri de kethüdalardı. Kelime anlamı itibariyle güvenilir memur ve ev sahibi demek olan bu kelime, Türkçeye kâhya olarak geçmiştir. Kethüdâlık, esnaf teşkilâtının başlangıcından 1906 yılına kadar devam etmiş bulunan yarı resmî bir memuriyetti. Şeyh, nakib, duacı ve çavuş gibi makamlar zamanla ortadan kalktıkça, bunların hak ve yetkileri de kethüdâlara geçmişti. Genellikle kadılar tarafından tayin edilen kethüdâlar, esnafla hükümet arasında aracı olduklarından devlet nezdinde de itibar sahibiydi. Bu sebeple, tayinleri esnasında esnafın da görüşü alınırdı. Her esnafın günümüzdeki üretim kooperatiflerine benzeyen ve lonca adı verilen belirli bir toplantı yeri vardı. İlk dönemlerde Müslüman ve gayr-i müslim esnafın ileri gelenleri (iş erleri, ihtiyarları) yani ustalar bir yere toplanırlar ve kethüdâ ve yiğitbaşların başkanlığında esnafın işleri ile ilgili müzakerelerde bulunurdu. Kalite kontrol ve standarda büyük önem verilen loncalarda orta sandığı adı verilen değişik iş kollarına ait bir yardımlaşma sandığı vardı. Sermayesi, esnafın bağışları ve çıraklıktan kalfalığa ve kalfalıktan ustalığa geçenler için ustaları tarafından verilen bugünkü sigorta benzeri paralardan oluşurdu. Bu sandıktan, zor durumda bulunan esnafa borç para ve kredi verilirdi. Anadolu`nun küçük yerleşim birimlerinde ise her esnafın bir vakıf sandığı vardı. Buna esnaf vakfı, esnaf sandığı veya esnaf kesesi denirdi. Her yıl sandığın muhasebesi tetkik edilirdi. Üyeler üstad, kalfa, çırak ve yamak şeklinde kıdem sırasına göre derecelendirilir ve aidatlar buna göre belirlenirdi. Meslekten ayrılan esnaflara ise çalıştığı yıllara göre bu ortak fondan aylık veya üç aylık yardımlar yapılırdı. Mesleğinde yeterince uzmanlaştığına dair loncalardan yetki belgesi almadan üretimde bulunan kimselere rastlanması üzerine İstanbul kadısına ve İstanbul kaymakamına hırfet-i merkume ahâlisi beyninde kadimden meri olan nizama halel vermemek içün yani işinde uzmanlaşmış esnafın hakkının yenmemesi için gereğinin icrası istenirdi. Tüketicicinin Korunması Tüketicinin korunması için alınan tedbirlerin ilki, hammadde kontrolüydü. Osmanlı kanunnâmelerinde ve taşra kadılarına yazılan emirlerde imalatta kullanılan hammaddelerin kalitelerine dikkat edilmesi gerektiği sürekli vurgulanmıştı. Yurt içine sokulan hammadenin sağlığa zararlı olup olmadığı gümrüklerde kontrolden geçiyordu. Örneğin sabuna katılacak suyun niteliği üzerinde bile durulduğu görülmekteydi. Bu konuda Yavuz Selim kanunnâmesinde ve sabuncular ve mumcular gözlene, gayet eyü ola, mumları çürük olmaya ve kokar yağdan olmaya ve berk ola, kalb olmaya.... Kanunî`nin umumi kanunnâmesinde; sabuncular ve mumcular gözlene, gayet eyü edeler, mumlar çürük ve kokar yağdan olmaya, itidal üzre ola ve sabun dahi eyü olan pişmiş ola ve yarılu olmaya denilmekteydi. Üründe kalite farkı varsa fiyatı buna göre ayarlanıyordu. 19`uncu yüzyılın başlarında İstanbul`daki sabun imalatçılarının bir kısmı, kalitesi düşük hammadde kullanmak suretiyle maliyeti düşürerek ve Girit sabunlarını taklit ederek sabun imal ediyorlardı. Yapılan inceleme sonucunda İstanbul`da, sabun imalatçılarının kendilerine mahsus damga vurma kararı ile Kandiye, Resmo, Hanya ve İzmir sabunlarının satış fiyatlarının düşürülmesiyle ilgili kanun çıkarıldı.İmalat aşamasında standartlara uymayan üreticiler için ise kanunî yaptırımlara gidiliyordu. İmalat aşamasında kesinlikle kalitesiz hammadde kullanımına ve kalitesiz mal üretimine izin verilmiyordu. Bu konuda asırlarca hiç taviz verilmedi ve oldukça da sert yaptırımlar uygulandı. 13 Rebiulevvel 1009/ 21 Ekim 1600 tarihli Aydın ve Saruhan kadılarına yazılan hüküm ile 1234/ 1818 tarihli belgede yer alan tedbir ve önerilerin muhtevası, imalatta suistimali görülen üreticilerin şerle haklarından gelinmek emrediliyordu. Kalitenin korunması amacıyla zaman zaman üretimi denetleyecek kişiler görevlendirilmişti. Bu görevliler, ehl-i vukuf, müfettiş, mubassır ve mümeyyiz sıfatlarını taşıyorlardı. Üretimde standartların korunmasına yönelik düzenlemelerden biri de nümune imalattır. Kalitenin eski düzeyinde tutulması amacıyla güvenilir esnaftan bir kaç kişi tayin edilerek nümune imalat yapılıyor ve üreticilerin bundan sonra, bu örnek ürünün standartlarında imalat yapmaları isteniyordu. Yaptırımlar sadece üreticilerle sınırlı değildi. Perakende satış noktalarında, fahiş fiyatla mal satan bakkal ve esnaf tesbit edilirse cezası yedi sene müddetle kürekte çalıştırılmaktı. Olayın ilginç boyutu ise fahiş fiyata ürün satan bakkal veya toptancıdan alışveriş eden tüketiciler de uyarılıyor bir daha böyle bir şey yaparlarsa onlara da ceza veriliyordu. Osmanlı döneminde tüketicileri korumaya yönelik kanunlardan en etkili ve geniş kapsamlısı II. Bâyezid devrine ait Bursa, İstanbul ve Edirne İhtisâb Kanunnâmeleridir. İslam hukuku uzmanı Mevlânâ Yaraluca Muhyiddin tarafından 1502`de hazırlanan bu belge, o tarih için dünyanın en ayrıntılı belediye kanunu olmasının yanı sıra dönemin en yüksek üretim standartlarını getiriyordu. Maddeler: Ve mahkeme kararıyla yiyecek ve içecek ve giyecek ve hubûbât ki; çarşıda ve pazarda vardır, gözedilüb her meslek sahibi teftiş oluna. Eğer terâzûda ve kilede ve arşunda eksük bulunursa, muhtesib (belediye başkanı) haklarından gele. Etmekçiler, standart olarak alınan ekmeği narh üzere pâk işleyeler, eksik ve çiğ olmaya. Etmek içinde kara bulunursa ve çiğ olursa, tabanına let uralar; eksük olursa tahta külâh uralar veyahud para cezası alalar. Ve her etmekçinin elinde iki aylık, en az bir aylık un buluna. Tâ ki, aniden bazara un gelmeyüb Müslümanlara darlık göstermeyeler. Eğer muhâlefet edecek olurlarsa, cezalandırıla. Eyle olıcak ekmek gâyet eyü ve arı olmak gerekdir. Aşcılar bişürdükleri aşı pâk bişüreler ve çanakların pâk su ile yuyalar ve tezgâhlarında kâfir olmaya. Ve iç yağiyle nesne bişürmeyeler. Ve bir akçelik eti her ne narh üzerine alurlar ise beş pare olur. Bir akçelik aş alanın aşına bir pâre koyalar. İki pulluk dahi etmek vereler. Bir akçelikden artuk alsalar ya eksük alsalar, bu hisâb üzerine vereler. Cemî Edirne`nin aşcıları ittifakiyle teftiş olundı. Ve kile ve arşun ve dirhem gözlenile; eksüği bulunanın hakkından geleler. Un kapanında olan kapan taşlarını, mahkeme kararıyla muhtesib (belediye başkanı) dâim görüb gözede. Tâ ki, hile ve telbîs olub un alan ve satan kimesnelere zarar ve ziyân olmaya. Ve hamallar nalsuz at istihdâm etmeyüb ve dağ yükünün iki yükünden ziyâde götürmeye. Ve ayağı yaramaz bârgiri işletmeyeler. Ve at ve katır ve eşek ayağını gözedeler ve semerin göreler. Ve ağır yük urmayalar; zira dilsüz canavardır. Her kangısında eksük bulunursa, sâhibine tamam etdüre. Eslemeyeni gereği gibi hakkından gele. Ve hammâllar ağır yük urmayalar, makul üzerine ola. Ve sirke ve yoğurda su koymayalar. Su katılmış olub bulunursa, teşhir edeler veyahud tahta külâh uralar, gezdireler. Kuyumcular, sâde işi dirhemine bir akçe; minekârî işde dirhemine iki akçe ve altun sâde ise miskâline üç akçe; müşebbek işde miskâline beş akçe ve gümüş düğmeler iriyi ve hurdayı gâyet eyü hâlis işleyeler, bakır koyub işlemeyeler. İşleyenin muhtesib (belediye başkanı) gereği gibi haklarından gele. Ve boyacıları dahi gözedeler, kalb boyamayalar; boyarlarsa gereği gibi hakkından geleler. Ve iplikçilerin ipliği tire ipliğine berâber ola. Ve astar ki, şehirde işlene, sekiz arşun ola, eksük olmaya. Olursa hakkından geleler. Hammâmcılar, hâmmâmları gözedeler, yunmuş ola, ıssı ve sovuk su ile ârâste ve dellâkleri cest ve çâlâk ola. Usturası keskin ola. Şöyle ki, usturası altında kimesne zahmet çekmeye ve nâzır olan fotaları pâk duta; Müslümana verdüği fotayı kâfire vermeye. Ve dahi hekîmlere ve attârlara ve cerrâhlara, muhtesib (belediye başkanı)in hükmi vardır; görse ve gözetse gerekdir. Bakkallar ve attârlar ve bezzâzlar ve takyeciler, onun on bire satalar, ziyâdeye satmayalar. Ziyâdeye satarlarsa, muhtesib (belediye başkanı) dutub te`dîb ede. Ammâ bu bâbda ve gayride mahkeme kararı bile ola. Berber gözlene; kâfir başın tıraş etdükleri ustura ile Müslüman başın tıraş etmeyeler. Kâfir yüzin sildikleri fota ile Müslüman yüzin silmeyeler. Usturaları keskün ola. Tabibler dahi gözlene; bîmârhâne (hastahane) tabiblerine göstereler, imtihân edeler, kabul etmedikleri kimesneleri men` edeler. Cerrâhlar dahi gözlene; san`atlarında kâmil olalar. Değirmenciler gözlene; değirmende tavuk beslemeyeler ki, halkın ununa ve buğdayına zarar etmeye. Ve âdetlerinden artuk almayalar ve iri öğütmeyeler ve kesmüklü buğdayı değiştirmeyeler ve illâ muhkem ve müntehî hakkından geleler. Ve câmilerde dilenci tâifesin yürütmeyeler. Ve her sanatı aydan aya kadı ile teftiş ede ve dahi göre ve gözede. Her kangısı kim tayin olunan narhdan eksük sata, muhtesib (belediye başkanı) hakkından gelüb teşhîr ede. Fil-cümle bu zikr olunanlardan gayrı her ne kim Allâh ü Teâlâ yaratmışdır, hepsini de muhtesib (belediye başkanı) görüb gözetse gerekdir, hükmi vardır. Şöyle bileler, her kim muhâlefet ve inâd ederse, itâba ve ikâba müstahak olur. Ahilik Nedir? Ahilik, Müslüman Türk toplumunun 13. yüzyıldan sonra iktisadi, sosyal ve kültürel alanlarda gelişimini sağlayan, mesleki dayanışmayı sanat ve ahlâki değerlerle koruyan ilk Türk esnaf birliklerinin adıydı. Bu birlikleri kuranlar Ahilerden meydana geliyordu. Ahi kelimesi Arapça olup, kardeşim demektir. Ahilik kardeşler topluluğu veya teşkilatı manasına gelmekteydi. Bu teşkilatın temel felsefesi inanç ve ibadetin sanat ve meslekte bütünleştirilerek birtakım toplumsal ve ahlâki ilkeler etrafında kümelenmekti. Amacı, yerleşik hayata geçen ve kentleşen bir toplumun insanlarını, yardımlaşma duygusu altında toplayarak teşkilatlanmalarını sağlamaktı. Bu nedenle, Ahi kuruluşlarında ticarete değil ihtiyaca; kâra değil helâl kazanca yönelik faaliyet tarzı yaygındı.
E-BÜLTENİMİZE KAYIT OLUN
Copyright © 2005-2015 PEBEV Perakende Bilgi Evi
designed by nette interactive