Eklenme Tarihi : 02 Ocak 2012 Pazartesi
Vedat Diriker

İlk yüz gün

Artık burada biz varız. Artık bizim borumuz öter.Yeni yönetim sizinle çalışmak istemiyor. Yönetim değişiyor artık hepimize yol verirler. Adamlar kendi ekipleriyle geldiler.Kuruluşundan beri bu şirketteyim, hatta benden önce var olmayan pek çok departman ve uygulama benimle birlikte başladı, amaArkadaşlar, bugüne kadar olan emeklerinize teşekkür ederiz ama şirketimiz yeni yönetimle yeni bir yapılanmaya gidiyor.Şirketin yeni ortakları bütün kadroları birleştiriyorlar, bizim işimizi de onlara verecekler.


Veriyorlar da. Gerçekten artık onların borusu ötüyor. O kadar da hızlı karar veriyorlar ki, daha satın aldıkları şirketin kadrolarını tanımadılar bile. Çok mu aceleleri var?Şirketlerin ortaklık yapısı değişiyor, yeni bir yönetim geliyor ve haydi bakalım, genel müdüründen muhasebesine, kapıdaki bekçisine kadar külliyen değiştiriyorlar kadroları. Oysa şirket başarılı... Zaten yeni ortakların o şirkete girme ya da o şirketi satın alma iştahlarını kabartan da şirketin başarısı. Peki, öyleyse şirketi o günlere getiren o başarılı kadroların suçu ne? Neden bir şirketin başarısı için çalışmak, o şirketin belli bir döneminde şirketin sahibi olan patronların adamı olmak anlamına gelsin ki? Neden bir türlü beceremiyoruz, bir şirketi içindeki kadrolarıyla birlikte bir bütün olarak görmeyi? Nasıl satın aldığımız şirketin fabrikasındaki bir makineyi, mağazasındaki bir kasayı o şirketin tüm hayat süreci içinde vazgeçilmez bir parça olarak görüyor ama insanını ayrı düşünüyoruz? Bırakın vefayı, insaniyeti, emeğe saygıyı, şirketlerin kalıcı çıkarları da bunu gerektirmez mi?Nedir bu kendi borusunu öttürme tutkusu? Yoksa bütün çalışma hayatı kuralıymış gibi görünen kural dışılıklar boşuna ve her şey bir yana, sorun zaten o eski parayı veren düdüğü çalar meseline mi dayanıyor? Ama biliyorum ki, çağdaş örneklerde bu yok. Tam tersi var hatta. Şirketler yönetimlerinin başarısı oranında değer görüyor, el değiştiriyor ve bu başarı oranında da eski yönetimler korunuyor, destekleniyor.Eğer şirketin konseptinde, ekonomik-sosyal çalışma prensiplerinde, kültüründe, personel politikasında bir değişiklik olacaksa, hem de köklü bir değişiklik, önce mevcut kadrolara bu değişiklikler anlatılır, onların uyum sağlaması beklenir, onlara bir şans tanınır ve eğer bu ciddi değişiklik eski kadrolarda ses bulmuyorsa ancak o zaman -yine de emeğin hakkı korunmak suretiyle- bazı değişikliklere gidilebilir. Ama bu şans bile tanınmadan, tamamen kendi işini kendi adamına yaptırma ilkelliğiyle ve daha satın aldığınız kadroları tanımaya vakit bile vermeden bu değişikliğe gitmenin mantığı nedir?Discountun büyük ustası Dieter Brandes (artık guru ya da duayen tabirlerini kullanmayacağım, elimi sallasam duayene çarpıyor) biz perakende emekçilerine hep şunu tavsiye etti: İlk yüz güne dikkat edin. Beni şirkette bir üst yönetime atadıklarında elime bir sayfa tutuşturdu. 13 sene sonra hala yanımdadır. Başlığı şöyleydi: İlk yüz gün çok önemlidir ve bir daha geri gelmez.Bana mevcut kadrolarıyla bir şirket verildiğinde hiçbir şeye dokunmamamı öğütlüyordu; benden önce yapılmış her şeye ve onu yapanlara saygı duymamı, bir gölge adam gibi şirkette var olup hiçbir şeye dokunmadan yalnızca izlememi, tanımamı, anlamaya çalışmamı, neyin yolunda gidip neyin gitmediğini iyice gözlemleyip bu üç ayı aşkın dönemin sonunda tüm kararlarımı vermemi... Yüz gün. Ne kadar önemli değil mi? Her fırsatta dünyanın dönüş hızını artırmaya çalıştığımız, ruhumuzu gerilerde bıraktıracak bir hızla koşuşturduğumuz, tırmandığımız, mücadele ettiğimiz bu hırçın iş dünyası şartlarında ne kadar uzun bir süre. Ama belki de çok kısa. Bu geziyi anlatan kitapların birçoğunda yazar, ben de bizzat bu anı yaşamış bir arkadaşımdan dinlemiştim. Nepalde tırmanış yapan turistlere eşlik eden dağ köylüleri vardır: Şerpalar. Bu tırmanışlar, genellikle hava şartları ve zamanın baskısı nedeniyle belli bir tempoda yapılır. Turistler için oldukça zorlu ve dayanıklılık isteyen bir gezidir. Sırtlarda yükler, kan ter içinde ve büyük bir heyecanla yapılır tırmanış. Herkesin böyle bir hız ve telaş içinde olduğu bir an, beraberlerindeki Şerpalar, kimseye bir şey söylemeden büyük bir sakinlik içinde oldukları yere çömelmişler. O hareketlilik, yerini bir anda büyük bir sessizliğe bırakmış. Turistler bir şey sormaya ve o sessizliği bozmaya da cesaret edemeden bir süre o sessizliğin parçası olarak kalakalmışlar. Neden sonra Şerpalar yeniden hareketlendiğinde, merakla ne olduğunu sormuşlar. Şerpalar şöyle demiş: Çok hızlı tırmandık, ruhlarımız arkada kaldı, onları bekledik, artık devam edebiliriz.İş dünyası, bazıları ne kadar değilmiş gibi görmeye ve bu yönde hareket etmeye çalışırsa çalışsın içinde insan olan, hayat olan her şey gibi evrenin, bu büyük dönüşümün, bu büyük kaosun ve kozmosun, karşıtlığın ve uyumun bir parçasıdır. İşlerimizi yaparken, şirketleri yönetirken hatta bana sorarsanız kendi hayatımızı yönetirken, kendimizi yönetirken evren bize fısıldıyor. Duyuyor muyuz?İlk yüz gün önemlidir ve bir daha geri gelmez. Bu yüz günü, yeni karşılaştığımız insanları tanımak, onları değiştirmeden ya da eleştirmeden anlamaya çalışmak, güçlü yanlarını ve zaaflarını gözlemlemek için kullanabilir ve bırakın insani nedenleri, en basit şirket menfaatleri için bile onlara bu şansı tanıyabiliriz.Karar vermedeki aceleciliğimize ve sınır tanımazlığımıza gelince, o zaman da şu soruyu sormalıyız: Bu hız ruhumuzu kaybetmeye değer mi?
E-BÜLTENİMİZE KAYIT OLUN
Copyright © 2005-2015 PEBEV Perakende Bilgi Evi
designed by nette interactive