Eklenme Tarihi : 31 Aralık 2010 Cuma
Vedat Diriker

Aynı gemide olduğumuzu ne zaman anlayacağız?

Ve geminin aynı sularda yüzdüğünü? Ancak doğru, adil, haklı, eşitlikçi kurallar doğrultusunda işleyen bir rekabetin yararlı ve geliştirici olacağını da.


Evet, ne zaman anlayacağız, güçlünün zayıfı ezmesi üzerine kurulu bir anlayışın rekabet değil, vahşet olduğunu? Ve vahşetin hiçbir zaman, hiçbir yerde, hiç kimseye yarar getirmediğini... Bütün ekonomi tarihinin, dahası bütün insanlık tarihinin bunun ibret verici örnekleriyle dolu olduğunu... İnsanlığın tecrübe hafızası, vahşi içgüdüleri kadar etkin olamıyor ne yazık ki. Hâlâ başkalarını ezerek kendimizi büyütmeyi, ötekilerin söz hakkını çiğneyerek kendi sesimizi yükseltmeyi marifet sayıyoruz(!) Oysa kendi kelimelerimiz, kendi aklımızla sınırlı yalnızca. Başkalarının kelimelerine daha fazla yer açsak, ah bir başarabilsek bunu egomuza sus deyip, hayatımız nasıl da zenginleşecek... Olaylara, insanlara, dünyaya, işimize bakışımız değişecek. O ana dek akıl edemediklerimizi düşünmeye başlayacağız belki de. İşimizi daha iyi yapmanın ipuçlarını bulacağız, başkasının küçümsediğimiz aklında. Çünkü yeni bir pencere açılacak önümüzde. Ve illa ki üstündür akıl akıldan. Fakat nasıl bir ilkellikse, herkes kendi aklını diğerinden daha yüksekte görüyor. Şirketlerin de aklı var. Çalışanların ve yönetim kadrolarının ortak aklından oluşan; şirket kültürü, birikimi ve yönetim prosedürleriyle şekillenen; diğer şirketlerle ilişkilerde, alınan kararlarda ve her türlü uygulamada kendini gösteren bir akıl bu. Hiç kuşkusuz, insan ilişkilerinde olduğu gibi şirket ilişkilerinde de aklı egemen kılacak anlayışlar geliştirici, öğretici olacak. İnsanlar gibi şirketler de birbirlerinin aklını en az kendi akılları kadar önemsediklerinde, birbirlerinin kelimelerine daha fazla saygı gösterdiklerinde, hep aynı nakaratı dinlemenin ve hep aynı şeyleri yapmanın ötesine geçme şansı yakalayabilecekler. Ama böyle olmuyor işte. Her şirket, kendi aklıyla şekillendirmek istiyor ortak değerleri... Bir sektör düşünün ki milyonlarca çalışandan, binlerce şirketten ve onca tecrübe ile birikimden oluşmuş muazzam bir aklı var. Hem de Türkiyeli bir sektör. Yani dünyanın en genç çalışanlarından, en yaratıcı fikirlerinden, gelişmeye en açık girişimcilerinin enerjisinden beslenen bir sektör. Dünyanın bütün pazarlarıyla boy ölçüşebilecek güçte. Üstelik hepsinin önüne geçebilecek değerleri yaratabilecek bir zenginliğe, farklılığa ve renkliliğe sahip. Ama dinlemekten çok söylemeye, anlamaktan çok anlatmaya, saygı göstermekten çok dikte etmeye, sıkıştığımız zamanlarda ise zorlayarak yaptırmaya odaklı çalışma anlayışımız; en haklının, en farklının, en kayda değerin değil de en büyüğün, en güçlünün, bazen en köklü geçmişe sahip olanın sözünü geçerli kılıyor. Bütün iş hayatımızı, bu anlayış şekillendiriyor. Ve maalesef, çoğu zaman genç işletmeler de kendi geliştirici akıllarını kullanıp, hem kendilerini farklılaştıracak hem bütün bir sektöre katkı sağlayacak yöntemler geliştirmek yerine büyüklerin izinden gitmeyi tercih ediyorlar. Söz konusu kendine güvensizlik, büyüklerin etkinliğini daha da artırıyor. Sektörün yazılı kurallarını, sözleşme metinlerini, ilişki biçimlerini belirleyecek tek güç, bu büyükler oluyor artık. En ilkel şekliyle bir kural koyan ve buna tabi olanların ilişkisi sürüp gidiyor. Böylece ne kural koyan o kuralları daha çağdaş, daha yapıcı, daha gerçekçi şekilde değiştirme olanağını buluyor ne de tabi olan bu tabiyeti kıracak gücü hissediyor kendinde. Ne yazık ki, gelişmekte olan ülkelerin toprağında daha çok rastlıyoruz bu manzaraya. Oysa tam tersine; yenilenmeye, gelişmeye daha açık olmalı bu topraklar. Kendi kendimizi diskalifiye ediyoruz aslında. Küçükler taklit ettiğinde, büyükler tehdit ettiğinde... Örneğin, bir satın alma görüşmesini ele alalım. Karşılıklı bir savaş gibi. Sanki amaç doğru şartlarda anlaşmak değil, karşındakine boyun eğdirmek. Ortak bir ticari gelecek için, karşılıklı yararlar uğruna kurulacak bir iş ilişkisi de yok ortada. Onun yerine birbirini çökertmeye çalışan yırtıcı güçler var. Her zaman şunu öğütledim satın alma biriminde çalışan arkadaşlarıma: Bir gün mal satanın kendiniz olabileceğini düşünün ve öyle girin görüşmelere. Bu sizi daha kötü bir anlaşmaya götürmez ama daha iyi iş ilişkilerini getirir. Daha iyi demek, daha adil demek, daha haklı demek, daha uzun süreli demek ve elbette daha doğru demek... Bu yazıyı okuyan bütün ilgililerden rica ediyorum, çeşitli nedenlerle ya da görevleri icabı içinde bulundukları son ticari sözleşme görüşmelerini hatırlasınlar. Hatta toplu halde aldıkları son kararları, bu sözleşme ve kararların nihai şeklini aldığı süreçleri... Hangi karar, o karardan direkt etkilenecek bütün ilgililerin ortak aklını yansıtan bir yönetim şekliyle alındı? Hangi sözleşme, sözleşmeden yarar görecek tarafların haklarını eşit şekilde koruyacak gerçek bir ortaklık anlayışıyla yazıldı? Kaç örnek hatırlayabilirsiniz böyle?Ama kararların, bırakın karardan etkilenecekleri, kararın uygulayıcılarına dahi sorulmadan, tek bir yüce aklın buyruğu ile alınıp yürürlüğe konduğu ve büyüğün/güçlünün, küçüğe/güçsüze ya da gelişmekte olana dikte ederek imzalattığı ne kadar çok sözleşme var değil mi? Üstelik bu yolla alınan kararların doğru ve bu yolla imzalatılan sözleşmelerin başarılı sayıldığı, aymazlığın yürüyüp gittiği bir ortam... Gerçekte yaptığımız ise kısa vadeli çıkarlar için çok daha uzun erimli imkanları heba etmekten başka bir şey değil.
E-BÜLTENİMİZE KAYIT OLUN
Copyright © 2005-2015 PEBEV Perakende Bilgi Evi
designed by nette interactive